Naber? Senden de iyilik. Burada yeniysen, RSS aboneliğiyle güncellemerden haberdar olabilirsin. "RSS de nedir?" dersen, şuna bakmalısın.
Karnıyarığın yarık kısmından içeri girmeyi başarmış kıymanın, ben onu tabağıma götürme teşalındayken yere düşmesiyle başladı herşey. Ve yine böyle sonlandı. Çünkü karnıyarık ve kıyma ilişkisiydi bu. Çok sevip, sevgisinden kıymayı bağrına basmıştı karnıyarık. Ve kıymanın düşmesiyle her şey bitti. Kıçı kırık kıyma, öylece çekip gitti. Suçlu olan biraz da karnını, onun içine kıyma girdikten sonra kapatmayan "karnı yarık" değil miydi?
Ve anne uzaktan seslendi: "Yemeğini ye!"
Anne demişken… Onların söyledikleri çok anlamlıdır her zaman. Bazen hemen anlarsın, bazense yıllar sonra. Bu klişeyi de hiç sevmem ama doğrudur, doğrular klişe, annelerse her zaman dinamiktir.
Ben mesela… Bazen çok anlamlı şeyler söylenir de anlamam. Bazense çok salakça şeylerden tonlarca anlam çıkartıp, “kimse bunu anlamıyo ama ben çözdüm” diyerek kıçımı kriko(?) yardımıyla 2 cm yukarı kaldırabilirim(gözünde canlandırma, çok çirkin). Harika bir yeti bu. Bence ben Heroes’ta rol almalıyım.
Heroes adlı dizinden bir şey dikkatimi çekti. Önce güzel bir söz gibi geldi ve yine farklı anlamlar çıkardım. Ama sonra salakça birşeymiş gibi geldi, sonra yine güzeldi ve sonra salakça. O da şuydu:
Her çocuk masum doğar. Her çocuk iyiliğe yönlendirilir. Öyleyse neden içimizdeki pek çoğumuz korkunç yanlışlar yapıyor? Diğerleri ışığı takip ederken, bazılarımızı karanlığın yolunda yürümeye iten şey ne? İrade mi, yoksa kader mi? Ruhu şekillendiren gücü anlayabilmek için bir umudumuz olabilir mi? Kötülükle savaşmak isteyen önce kötülüğü bilmelidir. Zamanda geriye gidip yol ayrımını bulmalıdır. Kahramanların bir yola, kötülerin bir diğerine saptığı ayırıma.
"Ne var bunda" ya da "Mal mısın?" deme! Belki ben bundan farklı bir anlam çıkardım. Nerden bilicen(hö), hero musun?
Ve yine "mal mısın?" diye sorunca aklıma geldi(evet, böyle kolayca bağlayabiliyorum konuları).
“Dost acı söyler” denir fakat hiç ya da en azından yeni tanıdığı bir insana acı söyleyerek dost edinmeyi uman insanların bu yöntemden vazgeçmesi gerekimiyor mu sence de? Tanışalı iki dakika olmasına rağmen “Eheh, ama sen de pek bi malmışsın” cümlesinin dostlar arasında atılan bir köprü olma ihtimali nedir ki? Dikiş ipliğiyle bungee jumping yapılır mı? Alp Er Tunga öldi mu(Bkz. Klişe)? Peki Saat kaç? Ben yatayım.
Karikatür: Yiğit Özgür olması muhtemel.





Belediye otobüsündeyiz… Otobüse binerken herkes - yalnızca Ankara‘da kullanılan- EGO* kartını makineye sokup çıkartmış ve bir koltuk bulup oturmuş, oturmayanlar ise ayakta ilerliyor. Ayaktakilerin sayısı, oturanlardan bir hayli fazla ve otobüsümüzde bir de "fordçu"muz var. Hani şu kalabalık yerlerde arkadan yanaşarak taciz eden türden. Fakat fordçumuz(içimizden biri, can) gizli değil, hepimiz onun kim olduğunu çok iyi biliyoruz. Zaten o da kendini saklama ihtiyacı hissetmiyor. Bazılarımız o fordçuyu o kadar yakından tanıyor ki, selamlaşanlar ve hatta "işler nasıl?" diye soranlar dahi oluyor.
54 horlamayan insanla birlikte sürdürülen bir otobüs yolculuğunda ve gecenin sabaha ulaşma gayretinde olduğu vakitlerde otobüsteki dört ufaklıktan birinin, yaşının ufaklığına rağmen yaşanmışlıklara dikkat çekercesine dile getirdiği isyankar haykırışları ve yürekleri sızlatan çığlıklarıyla uyandırdığı insanların sersem sersem sağa sola bakışmalarını seyrettim. Susması için sürekli su verilen bu ufaklığın ancak midesinin hacmi kadar susabildiğini farkettim.
Ben ben olmasaydım "aaa, süper eleman lan bu" diyerek kafamı okşar ve kendimi severdim ama ben ben olduğum için kendimi sevmiyorum. Sen ben olsaydın belki seni de sevebilirim ama sen ben olmadığın için seni de sevmiyorum. Ben benim gibi olanı da sevmiyorum benim gibi olmayanı da. Ben aslında olmak istenilen olanı seviyorum. Sen o olmazsan ben seni sevemem.
Ben ilkokula giderken okul ile evimin arası pek bi uzaktı. Herşeyin “kocaman” olduğu o yıllarda küçük ayakların attığı adımlarla eve giden yolda katedilen mesafe, sarfedilmiş onca efora rağmen pek fazla bir şey ifade etmiyordu. Yürüdükçe bitmeyen bir yol… O yolda hep çişim gelirdi benim. Hani hiç olmadık zamanlarda bulur ve çaresiz bırakır ya insanı, öyleydi işte; tam da yolun ortasındayken telaşlandırırdı. Ufukta evin görülmesiyle birlikte, şu yukardaki tavuk misali koşmaya başlanır ve “finish”i gören maraton koşucusu hissi veren birşeyler olurdu: "Koşmalıyım!" Zaten iki tane yarışmacı vardı: Çiş ve ben.
Bunu düşünmeme sebep olan şey, yaşadığım minik şehrin nadir kitapçılarından birinin önünde, kitabın önemine dikkat çekmek amacıyla yazılmış şu yazıydı: "Boş zamanlarınızda kitap okumayın!"