Haz 20

Naber? Senden de iyilik. Burada yeniysen, RSS aboneliğiyle güncellemerden haberdar olabilirsin. "RSS de nedir?" dersen, şuna bakmalısın.

Karnıyarığın yarık kısmından içeri girmeyi başarmış kıymanın, ben onu tabağıma götürme teşalındayken yere düşmesiyle başladı herşey. Ve yine böyle sonlandı. Çünkü karnıyarık ve kıyma ilişkisiydi bu. Çok sevip, sevgisinden kıymayı bağrına basmıştı karnıyarık. Ve kıymanın düşmesiyle her şey bitti. Kıçı kırık kıyma, öylece çekip gitti. Suçlu olan biraz da karnını, onun içine kıyma girdikten sonra kapatmayan "karnı yarık" değil miydi?

Ve anne uzaktan seslendi: "Yemeğini ye!"

Anne demişken… Onların söyledikleri çok anlamlıdır her zaman. Bazen hemen anlarsın, bazense yıllar sonra. Bu klişeyi de hiç sevmem ama doğrudur, doğrular klişe, annelerse her zaman dinamiktir. 

Ben mesela… Bazen çok anlamlı şeyler söylenir de anlamam. Bazense çok salakça şeylerden tonlarca anlam çıkartıp, “kimse bunu anlamıyo ama ben çözdüm” diyerek kıçımı kriko(?) yardımıyla 2 cm yukarı kaldırabilirim(gözünde canlandırma, çok çirkin). Harika bir yeti bu. Bence ben Heroes’ta rol almalıyım.

Heroes adlı dizinden bir şey dikkatimi çekti. Önce güzel bir söz gibi geldi ve yine farklı anlamlar çıkardım. Ama sonra salakça birşeymiş gibi geldi, sonra yine güzeldi ve sonra salakça. O da şuydu:

Her çocuk masum doğar. Her çocuk iyiliğe yönlendirilir. Öyleyse neden içimizdeki pek çoğumuz korkunç yanlışlar yapıyor? Diğerleri ışığı takip ederken, bazılarımızı karanlığın yolunda yürümeye iten şey ne? İrade mi, yoksa kader mi? Ruhu şekillendiren gücü anlayabilmek için bir umudumuz olabilir mi? Kötülükle savaşmak isteyen önce kötülüğü bilmelidir. Zamanda geriye gidip yol ayrımını bulmalıdır. Kahramanların bir yola, kötülerin bir diğerine saptığı ayırıma.

"Ne var bunda"  ya da "Mal mısın?" deme!  Belki ben bundan farklı bir anlam çıkardım. Nerden bilicen(), hero musun? 

Ve yine "mal mısın?" diye sorunca aklıma geldi(evet, böyle kolayca bağlayabiliyorum konuları).

Dost acı söyler” denir fakat hiç ya da en azından yeni tanıdığı bir insana acı söyleyerek dost edinmeyi uman insanların bu yöntemden vazgeçmesi gerekimiyor mu sence de? Tanışalı iki dakika olmasına rağmen “Eheh, ama sen de pek bi malmışsın” cümlesinin dostlar arasında atılan bir köprü olma ihtimali nedir ki? Dikiş ipliğiyle bungee jumping yapılır mı? Alp Er Tunga öldi mu(Bkz. Klişe)? Peki Saat kaç? Ben yatayım.

Karikatür: Yiğit Özgür olması muhtemel.

Haz 14

Aslına bakarsan(Ki sen bakmazsın. Pardon bakar mısın?), önüne çıkan her şeyi toplumun sana uygun bulduğu ölçütlerle yargılıyorsun(Üzülme! Ben de bunu söylemeyi toplumdan öğrendim). Yargılayıp da sonuca vardığın şeyler hakkında verdiğin kararlar ya da onlarla ilgili yaptığın bütün değerlendirmeler bütüyünle toplumunkiyle örtüşüyor. Ama az da olsa her hangi bir değişiklik varsa, bunların bir kısmı “farklı” olduğunu düşünmeni sağlayan ufak tefek şeyler. O kadar küçük şeyler ki bunlar… Klozette görsen sifonu çekmeye bile yeltenmezsin.

Kalabalık bir sokakta ağaca işeyen birini gördüğünde verdiğin tepki muhtemelen Osman’ınkiyle aynı. Osman’ın yolda yürürken zıplamaması sana normal geliyorsa, emin ol tam aksi çok aptalca gelirdi, tıpkı sen zıpladığında Osman’a öyle geleceği gibi. Yani demem o ki, ismin Şule olsa bile, toplum içinde ancak Osman kadar Şule’sin(Maksat “toplumdan uzaklaş, kendini bulmesajı vermek değil. Direk öl).

idam

Yargılarına istediğin gibi hakim olamıyorsun ayrıca. Onlarınkine uymadığın zamanlarda yargıların için bazen “önyargılı” diyorlar, bazense “vurdum duymaz”. Bunlar –yine onlarca- istenmeyen şeyler olduğu için istenmeyen şeyleri yapan istenmeyen kişi” olmamayı tercih ediyorsun ki, bu sebeple çoğu zaman istenmeyen kişi olmaktan yırtıyorsun. Seni belki de çok sert bir şekilde yargılayan kişiler “yargıların sana ait değil” diyenlermiş gibi görünbilir. Fakat bu da çok önemsiz bir şey; onlar da seni başkalarının yargılarıyla yargılıyor, şuan olduğu gibi.

Aslında bu döngü insanlığa bir armağan, Pollyanna falan.

Haz 13

İsmini vermek istemeyen bi tane Emel, bi süre önce yurt dışına çıkmış ve orada katıldığı bir konferansta çok ilginç şeylere rastlayınca onları foğtoğraflayıp bana göndermişti. Aşağıda o fotoğraflardan biri var, ilgönç. Diyodu ki…

"Japonlarda temizlik ve tuvalet bi takıntı boyutundaymış.  Bu takıntıları yüzünden çocuklar ilkokulda herkesin içinde öğrtmenden izin isteyip tuvalete bile gitmeye utanırlarmış. "Mış" diyorum ama gerçek. Bunun aslında sağlıklı olmanın şartı, herkesin yaptığı bir şey olduğunu aşılamak için  kitaplar yazmışlar çocuklara.  Ayrıca öğretmenler gün gün çocukların kaka günlüğünü tutuyomuş. "Bugün şu saatte gitti tuvalete, kıvamı şöyleydi" falan filan gibi.  Ekteki fotoları ekleyip ailelere veriyolarmış işte.  Ayrıca altın kaka figürü (Japonlarda mıııııı, başka biyerde miiii unuttum) iyi şans, güzel gelecek sembolüymüş!

Tüm bunnarı Almanyada katıldığım çocuk kitapları konferansında anlattı Japon bi araştırmacı, slaytlarla filan. Fotoları çektim ben de laptop ekranından.  Senin özel ilgi alanın diye düşünerek gönderiyim dedim :D "

Öyle işte. Naber? Severiz biz Emel‘i, ismini vermek istemeyen, hunharca, umarsız.. :)

May 22

sürtünmeBelediye otobüsündeyiz… Otobüse binerken herkes - yalnızca Ankara‘da kullanılan- EGO* kartını  makineye sokup çıkartmış ve bir koltuk bulup oturmuş, oturmayanlar ise ayakta ilerliyor. Ayaktakilerin sayısı, oturanlardan bir hayli fazla ve otobüsümüzde bir de "fordçu"muz var. Hani şu kalabalık yerlerde arkadan yanaşarak taciz eden türden. Fakat fordçumuz(içimizden biri, can) gizli değil, hepimiz onun kim olduğunu çok iyi biliyoruz. Zaten o da kendini saklama ihtiyacı hissetmiyor. Bazılarımız o fordçuyu o kadar yakından tanıyor ki, selamlaşanlar ve hatta "işler nasıl?" diye soranlar dahi oluyor.

Durakları bir bir geçerken fordçumuz ayakta yolculuk eden üç kişiyi sırasıyla taciz etmeye başlıyor. Biz diğerleri olarak "ne durumdalar acaba?" diyerek zaman zaman kontrol ediyoruz, her şey yolundaysa kafamızı çevirip onları rahatsız etmemek üzere önümüze bakıyoruz. Ama otobüsteki yaşlı insanlar orada olan şeylerle hiçmi hiç ilgilenmiyorlar. Saygısızlık! Ve fordçu… Her şeyin zamanla olağanlaştığı sıradışı otobüsümüzde adının gereğini yerine getirmeye hızla devam ediyor.

Yolcu indirme maksadıyla durduğumuzda bir durakta Show TV haber muhabiri otobüsümüze biniyor. Bizse her şeyin olağan olduğu otobüsümüzde "haberlere konu olabilecek nitelikte ne olmuş olabilir acaba?" diye marak ediyoruz. …devam »

May 16

Aslında bu sayfada, artık her yerde olduğunun aksine, pek fazla video yayınlama tarftarı değilim ama olmaz; bu videoyu da koymadan olmaz, içimde patlar. Aynen öyle!

Birazdan, ilk dinlediğimde "eh işte" dediğim ama sonrasında şarkılarını tekrar tekrar dinleyip de bıkmayıp hayranlık derecesinde takip ettiğim My Brightest Diamond(Shara Worden)’dan Be My Husband‘ı izleyeceksin..

Not:Youtube yasağı engeline takılma ihtimaline karşı uzun aramalar sonucu başka bir video sitesinden de buldum bu videoyu. Youtube kadar hızlı değil fakat fena da değil. Youtube linkini de aşağı iliştirdim. Çay falan?

 
Let me know when you’re reaaaady! :)

 

Bu, yukarıdaki şarkının youtube linki.

Ayrıca yine Shara Worden‘dan Inside a Boy. ve To Pluto’s Moon ve Gone Away. Bunlar canlı kayıtlar olduğu için ses kalitesi pek iyi değil. Orjinal albüm kayıtlarını dinlemeni öneririm. Yaparım!

Ve… Kapanış: Something of an End

May 13

Son zamanlarda yaptığım yolculuklarda verdiğim ani kararların etkili olması sebebiyle bilet bulmakta zorluk çekip, şehirlerarası otobüslerin ya en ön ya da en arka koltuklarında seyahat ettim. Kimi zaman şöförün tepesinde saatlerce yolu seyrettim, kimi zamansa kuş uçmaz muavin geçmez numaralı koltuklarda zamanı geçirmenin yollarını aradım.

valiz, suitcase54 horlamayan insanla birlikte sürdürülen bir otobüs yolculuğunda ve gecenin sabaha ulaşma gayretinde olduğu vakitlerde otobüsteki dört ufaklıktan birinin, yaşının ufaklığına rağmen yaşanmışlıklara dikkat çekercesine dile getirdiği isyankar haykırışları ve yürekleri sızlatan çığlıklarıyla uyandırdığı insanların sersem sersem sağa sola bakışmalarını seyrettim. Susması için sürekli su verilen bu ufaklığın ancak midesinin hacmi kadar susabildiğini farkettim.

Sıcaklığın insan sağlığını tehdit eder duruma geldiğinde, başımızın üstündeki çiftli soğutucudan bana ait olanını uyuyorum sandığı bir vakitte kendine doğru çevirmeye kalkışan yanımdaki adamla göz göze geldiğimde, elini yavaşça eski yerine koyarken bencilliğini mahcubuyetiyle gizlmeye çalışmasına tanık oldum.

Yolculuk sırasında uyuyamayan, uyusa bile uykusu 15 dakikayı geçmeyen biri olarak yapılacak en iyi şeyin müzik dinlemek ve bir şeyler okumak olduğunun farkındalığıyla yanıma aldığım kitaptan bir süre sonra sıkılmamla birlikte otobüs firmasına ait bir dergiyle iki saati geçkin bir süre boyunca sevişmenin hüznünü yaşayıp, mola verilecek yere bir an evvel ulaşmayı diledim.

KPSS’yi kazanma teleşıyla koltuğuna oturur oturmaz eline test kitabı alan bir kızın, henüz tanıştığı yanındaki yaşlı teyzeyle yaptığı sohbetin saatlerle ifade edilebilir boyuta gelmesi sebebiyle “kuşak çatışması”nın geçerli olmadığı nadir yerlerden birinin de sıkıcı otobüs ortamı olduğuna karar verdim.

Her defasında olduğu gibi, otobüsle yolculuk etmenin çok boktan bir olay olduğunu düşünürken şunu söyledim: “bir sonraki yolculuğu trenle yapıyorum”.

Sanki o çok boktan olmayacakmış gibi gelmişti bir an…

Nis 22

Genellikle apartmanlarda kullanılan ve herhangi bir hareketi aldıladığında otomatik olarak ışığı yakan kimi ışık sensörlerinin beni tanımaması ciddi bir bilimsel çalışmaya kaynaklık edebilir. Kıllanmaya başladım, kasıt olduğunu düşünüyorum.

köpekBen ben olmasaydım "aaa, süper eleman lan bu" diyerek kafamı okşar ve kendimi severdim ama ben ben olduğum için kendimi sevmiyorum. Sen ben olsaydın belki seni de sevebilirim ama sen ben olmadığın için seni de sevmiyorum. Ben benim gibi olanı da sevmiyorum benim gibi olmayanı da. Ben aslında olmak istenilen olanı seviyorum. Sen o olmazsan ben seni sevemem.

Sen belki beni gördüğünde yanan bir ışık sensörü olabilseyden ben seni de sevebilirdim, kendimi de. Bütün bunlar sen o lanet kıçı kırık ışık sensörü olamadığın için. Git burdan!

Not: Bugün bir yerde bir yorum okuduktan sonra "ahah, çok iyi lan! Tam benim kafadan bu adam. Acayip benim gibi yazmış." dedim. Bir de baktım ki… O yazıyı yazan da benmişim. İşte o ara sevdim beni, not seni. (10 Mayıs 09)

Nis 15

tavuk çişBen ilkokula giderken okul ile evimin arası pek bi uzaktı. Herşeyin “kocaman” olduğu o yıllarda küçük ayakların attığı adımlarla eve giden yolda katedilen mesafe, sarfedilmiş onca efora rağmen pek fazla bir şey ifade etmiyordu. Yürüdükçe bitmeyen bir yol… O yolda hep çişim gelirdi benim. Hani hiç olmadık zamanlarda bulur ve çaresiz bırakır ya insanı, öyleydi işte; tam da yolun ortasındayken telaşlandırırdı. Ufukta evin görülmesiyle birlikte, şu yukardaki tavuk misali koşmaya başlanır ve “finish”i gören maraton koşucusu hissi veren birşeyler olurdu: "Koşmalıyım!" Zaten iki tane yarışmacı vardı: Çiş ve ben.

Oturup kafa yorduğumuzu, ciddi ciddi düşümdüğümüzü hatırlıyorum… Anlaşılan bu durum biz ufaklıkların en büyük sorunuydu o dönem.

Bir okul çıkışı muhabettini yaparken arkamızdan Hint fakiri görünümlü mistik bir çocuk yaklaşmış ve rüyalarınızda gördüğünüz o garip aksakallı dedenin verdiği “hayatın anlamı” temalı ipucunu verircesine seslenip “Abidi magibu, abidi magibu deyin, bunu sık sık tekrarlayın, çişiniz geçer” demişti.

Saçmaydı, hâla da saçma. Ama bu sihirli sözcük hemen işe yaramıştı. Artık bitmek bilmeyen yollar bir parça da olsa, o anlamsız kelimeler silsilesiyle çile olmaktan çıkmış, tekrar ettikçe çiş düşmanı gardını indirmek zorunda kalmıştı. O çocuğu ise bir daha görmedim.(O.çocuğu) Görevini tamamlamış ve gezegenine doğru çoktan yol almıştı, o çocuğu.

Hadi hep beraber: "abidi magibu, abidi magibu".

Nis 09

Gıcırdayan bir yatağım var benim. En ufak bir kıpırdamayla dahi çıkardığı doğa üstü sesle ona yük olduğumu her defasında bana hatırlatmayı eksik etmeyen türden. Ne için üretilmiş olduğu hakkında en ufak bir bilgisi dahi yok. “Uyutmam arkadaş!” diyor sadece. Sözüne sadık, uyutmuyor. Bense “peki” diyorum, uyumuyorum…

Ve bir de bilgisayarım var dizüstü denilen. Onu alalı neredeyse bir yıl olmuştu ki… Yaklaşık üç ay önce sol, üç gün önce ise sağ ekran menteşesi kırıldı. Ekranın dik durabilmesi için arkasına bir şeyler koymam gerekiyordu, ben de kitaplarımla destek verdim. Önceden dizüstü bilgisayardı, şimdiyse masaüstü, hatta kitapönü bilgisayarı oldu.  Her açtığımda, üreticisinin sloganıyla karşılıyor beni: "LG – Life is Good". Ama sen değilsin?

lg life is good

Mar 29

Hani derler ya "boş zamanlarımda bıdı bıdı yaparım" diye. Bu boş zamana ayrılmışlar arasında genellikle kitap okumak, müzik dinlemek ve film izlemek çoğu insanın ilk tercihidir. Bunlar gerçekten de boş zamanı geçiştirmenin birer aracı mıdır yoksa o "boş zaman" bu gibi şeylerle dolduruldukça mı "değerlendirilmiş zaman" arasına girer? Kitap okunarak geçirilen bir zamandan hala "boş zaman" olarak bahsetmek münkün müdür?

müzik, film, plakBunu düşünmeme sebep olan şey, yaşadığım minik şehrin nadir kitapçılarından birinin önünde, kitabın önemine dikkat çekmek amacıyla yazılmış şu yazıydı: "Boş zamanlarınızda kitap okumayın!"

Kitap için söylemem pek mümkün değil ama film ve müzik, bu hayatta bana ayrılan sürenin, dolu mu yoksa boş mu olduğuna henüz karar veremediğim bölümlerinde önemli bir yer kapsar. Özellikle bu ikisinin birlikteliğinden türemiş bir şeylere rastlamışsam, iştahım kabarır. "Ne tür bir film, müzikleri güzel olan başka bir filmden daha güzel olabilir ki"dir.

Ne yazık ki hem müziği hem de konusu itibariyle güzel olan pek çok film yok etrafımızda. Zaman zaman rastlayıp, sindire sindire izlediğim filmlerden bir parça bıkıp da yenilerini bulmaya çalıştığım zamanlarda böyle filmlere pek rastlayamıyorum ben.

Belki sen de sevebilirsin diye yazıyorum; şu ana kadar izleyip de aklımda kalan şunlar oldu: …devam »