İyilik, senden?

Önüme konulan limitlerin genellikle “hevesim” kadar olduğu dönemlerdi. Bu bir bakıma minik bir bünyenin sahip olabileceği bir “nefes”le eşdeğerdi. Bir şeyin uzun bir zaman sürdüğünü belirtmek için kullanılan “uzun soluklu” tabiri vardır ya, benim isteklerim her zaman soluksuz kalınan ya da “nefeslerin kesildiği” heycanlı dakikalara ilave edilen iki dakika uzatmadan daha fazlası değildi. “Hevesi geçene kadar oynasın” sözü bana, her şeye hevesim kadar sahip olabileceğim düşüncesini aşılamıştı ve sahip olduklarımın bana aitliği sadece ve sadece “anlıktı”. Zamanı geldiğinde tekrar eski sahiplerine dönmeleri gerektiği umrumda bile değilken tek derdim rakip çocuğun elindeki oyuncağa “hevesim” kadar sahip olabilmekti. Oldum da… Gözü yaşlı minik rakip, hevesimin kısa süreli olmasını umuyordu ki, oluyordu da…
Sahip olduğum şeylerin varlığı benim için yük olmaya başladığında ondan kurtulmanın ya da uzaklaşmanın yolunu aramak, bir kağıdı buruşturmak kadar zahmetsiz bir şeydi. Her zaman uzaklaşmak için sebepler yaratıyor ve kimi zaman hiç istemediğim kadar sebebe sahip olduğumda, bunların bir kısmını yoksullara bağışlıyordum; onlar da kurtuluyordu.
Bendeki yaşam süreleri hevesim kadar olan insanlar da vardı elbette. Fakat onlar, benim üretmiş olduğum ve –sözde- zekice olduğunu düşündüğüm bahaneleri dinlerken, varlıklarının bir “heves” kadar olduğundan haberleri bile yoktu. Kim bilir bunu öğrenseler ne hissederleridi? Kötüydüm.
Geriye baktığımda, bu her ne olursa olsun, eskiden sahip olduğum şeyin şimdi başka bir sahibi olmalıydı ya da zamanı geldiğinde her birinin yeni sahipleri olacaktı. Oysa sahipsiz kalan belki de bendim. Bir şeylere sahip olmak, onun da sana sahip olması anlamına mı geliyordu? Sanırım hissettiğim başı boşluğun sebebi buydu. Bir şeylere ait olma güdüsü ne yazık ki insan doğasına has bir durumdu ve bu durum karşısında insan olmamayı bile dileyebiliyordun çünkü acıtıyordu. Ama bunları farketmek için oldukça yanlış ve geç kalınmış zaman kuyusuna düştüğümde, bu boğucu karanlık bana şu şeyi düşünmem için gereken zamanı verirken oldukça fedakâr davranmıştı: Her şeye değil ama istediğim kimi şeylere hevesim kadar sahip olabilirdim. Peki ya zamana?..
Ona asla hevesim kadar sahip olamazdım. Bahanelerime maruz kalmışların yokluğunu hissettiğimde ne yazık ki geç kalmıştım ve lanet olsun ki ben, daima bir şeylerin değerini ancak onların yokluğunda anlayabiliyordum. Tek istediğim, tıpkı eskisi gibi, onların yeniden bana ait olduğu zamana sahip olabilmekti ve evet, durdurak bilmeyen bir budalalıkla yine heveslikti bu istek, ama dedim ya: onların bana aitliğini tekrar yaşayabileceğim bir zamana asla sahip olamazdım!
Şuan sahip olduğum bir hayat var. Peki bu da heveslikse? Üstelik ona durduk yere sahip olmuşken…
Not: Bu yazı, yokluğunu şimdilerde çok hissettiğim sarı bisikletime adanmıştır.






