Mar 11

İyilik, senden?

Önüme konulan limitlerin genellikle “hevesim” kadar olduğu dönemlerdi. Bu bir bakıma minik bir bünyenin sahip olabileceği bir “nefes”le eşdeğerdi. Bir şeyin uzun bir zaman sürdüğünü belirtmek için kullanılan “uzun soluklu” tabiri vardır ya, benim isteklerim her zaman soluksuz kalınan ya da “nefeslerin kesildiğiheycanlı dakikalara ilave edilen iki dakika uzatmadan daha fazlası değildi. “Hevesi geçene kadar oynasın” sözü bana, her şeye hevesim kadar sahip olabileceğim düşüncesini aşılamıştı ve sahip olduklarımın bana aitliği sadece ve sadece “anlıktı”. Zamanı geldiğinde tekrar eski sahiplerine dönmeleri gerektiği umrumda bile değilken tek derdim rakip çocuğun elindeki oyuncağa “hevesim” kadar sahip olabilmekti. Oldum da… Gözü yaşlı minik rakip, hevesimin kısa süreli olmasını umuyordu ki, oluyordu da…

Sahip olduğum şeylerin varlığı benim için yük olmaya başladığında ondan kurtulmanın ya da uzaklaşmanın yolunu aramak, bir kağıdı buruşturmak kadar zahmetsiz bir şeydi. Her zaman uzaklaşmak için sebepler yaratıyor ve kimi zaman hiç istemediğim kadar sebebe sahip olduğumda, bunların bir kısmını yoksullara bağışlıyordum; onlar da kurtuluyordu.

Bendeki yaşam süreleri hevesim kadar olan insanlar da vardı elbette. Fakat onlar, benim üretmiş olduğum ve –sözde- zekice olduğunu düşündüğüm bahaneleri dinlerken, varlıklarının bir “heves” kadar olduğundan haberleri bile yoktu. Kim bilir bunu öğrenseler ne hissederleridi? Kötüydüm.

Geriye baktığımda, bu her ne olursa olsun, eskiden sahip olduğum şeyin şimdi başka bir sahibi olmalıydı ya da zamanı geldiğinde her birinin yeni sahipleri olacaktı. Oysa sahipsiz kalan belki de bendim. Bir şeylere sahip olmak, onun da sana sahip olması anlamına mı geliyordu? Sanırım hissettiğim başı boşluğun sebebi buydu. Bir şeylere ait olma güdüsü ne yazık ki insan doğasına has bir durumdu ve bu durum karşısında insan olmamayı bile dileyebiliyordun çünkü acıtıyordu. Ama bunları farketmek için oldukça yanlış ve geç kalınmış zaman kuyusuna düştüğümde, bu boğucu karanlık bana şu şeyi düşünmem için gereken zamanı verirken oldukça fedakâr davranmıştı: Her şeye değil ama istediğim kimi şeylere hevesim kadar sahip olabilirdim. Peki ya zamana?..

Ona asla hevesim kadar sahip olamazdım. Bahanelerime maruz kalmışların yokluğunu hissettiğimde ne yazık ki geç kalmıştım ve lanet olsun ki ben, daima bir şeylerin değerini ancak onların yokluğunda anlayabiliyordum. Tek istediğim, tıpkı eskisi gibi, onların yeniden bana ait olduğu zamana sahip olabilmekti ve evet, durdurak bilmeyen bir budalalıkla yine heveslikti bu istek, ama dedim ya: onların bana aitliğini tekrar yaşayabileceğim bir  zamana asla sahip olamazdım!

Şuan sahip olduğum bir hayat var. Peki bu da heveslikse? Üstelik ona durduk yere sahip olmuşken…

Not: Bu yazı, yokluğunu şimdilerde çok hissettiğim sarı bisikletime adanmıştır.

Şub 03

Sevmekle “sevmeyi sevmek” arasında oldukça fark var. Sevmeyi sevmenin sebebi, birinin onu sevdiğini bilmesiyle o kişinin de seni sevmesi yoluyla, "sevilme"yi elde edebilmektir(gözlem). Çıkar sevmesi yani. Çoğumuz, seni sevmeyi seviyoruz çünkü, bunun senin de bizi sevmeni sağlayacağını biliyoruz(muhtemel). Evet, sevilmek hoşumuza gidiyor.Senin tarafından sevilirken, salyalarımızı halıya akıtmama konusunda problemler yaşasak da… daha fazlasını istiyoruz. Vir onu bize! Vir!

Bir kedi var evde. Onu ilginçleştirme çabasında değilim ama… Kedi olduğundan şüphelendiğim zamanlar da yok değil. Elinden geldiğince, dişini tırnağına takarak “karın tokluğuna” kedilik yapıyor. Emekçi kedi. Genç yaşı sebebiyle de bir hayli isyankar. Ama asla nankör değil. Yemek/Kedilik eğrisini savunan bir iktisadi ekolün takipçisi. Ona yemek vermeyi reddettiğimde “özlük haklarını geri isteyen” protestolarından onu alıkoyabilecek herhangi bir hukiki ya da hukuki dışı otorite bulunmadığına inanıyor ve bizleri de buna inandırıyor. Onu kedi yapan ve insanlardan ayıran en önemli özellikleden biri ise “sevmeyi sevmiyor” olması. O sadece “sevdiğiniseviyor. Ondan öğreneceğimiz çok şey var. Yaptığmız mokun üstünü örtmek gibi.

İlaveten:
Ankara’ya geldikçe, çok sık olmasa da tiyatroya gidiyorum. Devlet Tiyatroları’ndaki oyunlar, genelde verdiği mesajlar ya da tür bakımından birbirlerinin aynısı olsa da zaman zaman güzel oyunlar da sahneleniyor.

Eğer Ankara’daysan şu aralar gösterimde olan “Geç Kalanlar” adlı oyunu izleme fırsatını kaçırma. Şinasi Sahnesi’nde oynanıyor. Oyunculuk ve –biraz tanıdık olmasına rağmen- senaryo harika. İzlemelisin. Ayrıca New York, I Love You adında bir film de izledim. Ülkede vizyona girmeyecek galiba. Bulursan onu da izle. Öyle.

 

Ara 03

Şöför, oturuyor olduğum halde “çocuk oturuyor mu?” diye sorduğunda, çocuğu olduğum sanılan kadının bakışları gözmün önünden gitmiyor. Dehşete kapılmıştı. Bir an bu ihtimali ikimiz de ciddi ciddi düşündük. Ama ne o beni kabullenebildi, ne de ben onu. O gün oturuyor olduğumdan kimsenin kuşkusu yoktu ama kime ait olduğum dolmuş içerisinde tartışma konusu olmaya bir hayli müsait duruma geldiğinde benim için “müsait bir yerde” inmek “müsait bir zaman”dan başka bir şey değildi. O yıllarda şöförler Ankara’da, çocukların oturup-oturamayacağını tartışıyorlardı. “Ücretini gönderemeyen var mı?” sorusu ise daima havada kalmıştı. Bir gün bir kadının “ben ücretimi gönderemiyorum” demesi bile buna engel olamadı. O dolmuş son durağa ulaştığında dolmuşun içinde sadece iki kişinin kalmış olması kaçınılmazdı: şöför ve kadın. Bunun üzerine “Son Durak” adlı film vizyona girdi. Dublajlıydı.

anı

Eski”ye sahip olacak kadar büyüdüğünde, eski yılları hatırlatıyormuş her şey. Hayatının büyük çapta değişiyor olduğu dönemlerde, eskiye ait ufak çaplı görüntüler geliyormuş hep aklına. İşte bu ufak çaplı “geçmişe ait görüntüler”, öleceğin an gözünün önüne gelen “film şeridinin” fragmanıymış aslında. Ve sen her “ufak çaplı bir görüntü”yle bir parça daha ölüyormuşsun, o film vizyona girene dek… yavaş yavaş.

Şimdiyse… Bu minik şehirde televizyon karşısında yalnız başına mandalina yiyorken buluyormuşsun kendini. İnsanların “bayram” olarak adlandırdıkları bu farklı günün akşamında baya baya huzur dolu bir insan olmayı başarabiliyormuşsun. Eski günlerdeki gibi, güzel de bir film denk gelmişse, o reklamlar bile katlanası olabiliyormuş. Dublajlı olmasına rağmen… “Tek kişilik aile saadeti”ni kısa bir süreliğine de olsa elde etmenin formülüymüş eski anılar; eğer onlara sahip olacak kadar büyümüşsen…

Elizabeththown filminden:Hayatta kalma ağacı. Dünyada en sevdiğim ağaçtır. Ve ben ağaçları çok severim.

Kas 22

Aldığım her karardan memnuniyetsizlik duyuyorsam, karardan aldığım her duyuyu da memnuniyetsizlikle karşılıyorumdur. Demek ki kararsızlıklar bir döngüyü oluşyuruyor(ben yaptım). Belki de sabit olan bir memnuniyetsizlik var ve her şey onun çevresinde dönüyor. Ya… hiç bir zaman her hangi bir konuda karar vermemeli, ki bu mümkün değil, ya da verdiğim her karardan, sonrasında d*tümle gülebilecek kadar emin olmalıyım. Gülmemin sebebi ise o kararı verirken ne kadar aptalca hareket ettiğini düşünmem olmalı. İşte durumu bu denli marjinal yapan da çelişkili olması, olmalı.

Peki… Gülme konusuna ne demeli? Gülmek için sebeplere ihtiyaç duyuyor olduğunda sana mutsuz diyorlar. Sebepsiz gülüyorsan da deli. Gülmek için sebep peşinde koşuyorsan gülüşüne "yapay gülüş" diyorlar, sebepsizce gülüyorsan da yine deli. Oysa delice gülmek dahaca samimi. Yeminle!

Ayrıca "gerçek gibi" dediğinde gerçek olmadığını anladığın için ona "gibi" dersin ya… bunda diyemiyorsun. Çünkü "gerçek gibi". Sana göre "gerçek" olsa gerek. Aslında değil.  Gerek gerçek gerek sahte. Galiba önemi yok. Orada öylece duruyor ve varlığıyla seni büyülüyor. Ne olduğunu bilmiyorum. Sen de bilmiyorsun. Ama vardır öyle bir şey: asla "gerçek" olmayan bir "gibi".

Eki 07

İş işten geçtiğini, artık elden bir şey gelmeyeceğini ve uğraşmanın süregelen zamanda gereksiz olduğunu vurgulamak amacıyla kullanılmış bir söze malzeme olan ve içerisinde yer alan herhangi bir şemsiyenin kati suretle(?) açılmayacağı iddia edilen vefakâr organlarımızdan bana ait olanının üstünde boş boş oturuyorken akla çok ilginç fikirler gelebiliyor(popo demek çok kaba olurdu).

Düşünüyorum da (yine onun üstünde oturuyorken)… Bu fikirlerin büyük bir kısmı da tuvalet gibi, vaktimizin küçük bir kısmını geçirdiğimiz sanılan yerlerde aklımıza geliyor. Doğrudur. Kimi iyi fikirler bu gibi yerlerde akla gelir. Bunu çoğu kişi söylüyor. Sen bile. Oysa ben bunun bana has bi durum olmasından yanaydım. İnsanlık adına. Kanun namına.

Araştırması nasıl yapılmıştır bilmiyorum ama yıllar önce bir yerlerde okuduğuma göre, ortalama yaşam süresine sahip olan bir insan, ömrünün 4 yılını tuvalette geçiyormuş. Bu koskoca 4 yıl düşünmek için bile oldukça fazla…

Kim bilir ne dahiane fikirler sırf orada akla geldiği için “boktan” olarak adlandırıldı. Kim bilir kaç tanesinin üzerine sebepsizce sifon çekildi? Kim bilir?.. Benim de içerisindeyken aklıma gelmiş çok mucizevi fikirlerim vardı fakat hepsini geride bıraktım. Çünkü onu gördüğünde “böee” diyordun.

Not: Şuan üzerine sifon çekmediğim fikirlerimi okuyorsun.  "Kim bilir?.." diyerek merak uyandırdıysam… Artık sen bilirsin. “Bu işlerden sen sorumlusun” gibi.

İlaveten: Güzel şarkıları kötü günlerinde kusana kadar dinledikten bi süre sonra o kötü dönemin şarkılarını tekrar dinlemek istediğinde uzuuun uzun süre dinleyemiyorsun ya… İşte bu çok berbat. Yıllar sonrasında tekrar dinlemeyi başardığında da yüzünde bir tebessüm oluşuyorsa ne mutlu. Oluşturmuyorsa ne kötü. Kalıplarımız bunlar.

Ayrıca: Before Sunrise ve Before Sunset adlı filmleri belki bilirsin. Yıllardır bu güzel filmlerde kendimden çok şey bulduğumu ifade ederdim ama bunların neler olduğunu sorsalar söyleyemezdim. Yine söyleyemem ama şu diyalogda yer alanları buraya yazarak daha hatırlanası yapmayı planlıyorum(ya da egomla oynaşıyorum). Şöyle:

Benim için olayları eskisi kadar romantikleştirmemek daha iyi. Sürekli çok acı çekiyordum. Hala bir çok hayalim var ama aşk hayatımla ilgili değil. Bu beni üzmüyor, sadece böyle.

–Bu yüzden mi hiç ortalıklarda olmayan biriyle birliktesin?

Evet, belli ki bir ilişkinin günlük hayatıyla başa çıkamıyorum. Evet, birlikte heycan verici anlar yaşıyoruz. Sonra gidiyor, onu özlüyorum ama en azından içten içe ölmüyorum. Birileri sürekli çevremdeyken boğuluyorum.

–Dur! Az önce sevmeye ve sevilmeye ihtiyacım var dedin.

Evet, ama öyle olduğunda midemi bulandırıyor. Kendi başımayken gerçekten çok mutluyum. Yalnız olmak bile bir sevgilinin yanındayken yalnız hissetmekten daha iyidir. Romantik olmak benim için o kadar kolay değil. Öyle başlıyorsun ama bir kaç kez bozguna uğratıldıktan sonra aldatıcı fikirlerini unutuyorsun ve hayatına giren şeyi kabulleniyorsun. Bu doğru değil, ben bozguna uğratılmadım. Sadece çok can sıkıcı ilişkim oldu. Kötü değillerdi, beni seviyorlardı ama gerçek bir bağ veya heycan yoktu. En azından benim tarafımda.

 

Son cümle ağır oldu sanki. : )

Fot: Grawrrr Grawr Grawrrrr by ~basiliscglance