Tem 21

İyilik, senden?

Hiç bir şey yapmasan bile günde 10 bin beyin hücresi kaybediyosun. Bu oran 60-70 yıllık bi beynin sahip olduğu toplam hücre sayısının sadece %5‘i değerinde. Aslında "hücre yenilemesi" gibi bi durum sürekli olduğu için çok da bişey kaybetmiyosun gibi. Hem sen bunlardan milyonlarcasına sahipsin. Harca harca bitmez. Ama her beyin hücresinin ölümünden sonra, yerine yenisi geliyor olsa bile, eskisinin beraberinde götürdüğü, hafızada tekleme, öğrenmede zorluk çekme gibi durumlar da var(pek alakalı olmasa da, CD üzerindeki çizik yüzünden yaşanan veri kaybı gibi düşün). Mesela ben, senin yüzüne çok ciddi bi sıfatla bakıyoken, "kafama vururun ama canım acur yer misin?" diye anlaşılması güç bi cümle kurarken senin buna anlam vermeye çalışmanla beyin hücrelerinden telef olan en az 250 tanesinin faili olabilirim. Oysa kafana fiili olarak vursam 100 bin tanesi falan ölür. O yüzden.. Ayinesi çiştir kişinin, boka basılmaz. Lafla peynir gemisi yürümez gibi.

Bu atasözünün önemine dikkat çekmek için beynini kurcalıyor olmaktan dolayı çok mutlu değilim aslında. 250‘ye selam. Ama çok önemlidir bu atasözü. Bu adamlar(atasözcüsü) bi konu hakkında ortak bi yargıda birleşerek bir sözü meydana getirip bizlere ulaşmasını sağlarken harcadıkları onca %5, hiç boşuna değil. Özellikle birini, ya da en azından kendini ikna etmeye çalışıyoken bu sözler senin için biçilmiş kaftandır. Ben de bunun farkındaydım tabiki. Bana bir sınavın çoook çok öncesinden ders çalış demeye başlayan aile bireyinden birine “bence ben şimdiden çalışırsam hızlı giderim, seyrek düşürtürüm. Sonra bende azimle taşı delecek isrikrar da olmadığı için, bence yumurtayı bekleyelim” dedim. Bolca atasözü serpiştirilerek zenginleştirilmiş bu uzun paragraflar muhtemelen yine etkisini gösterecekti. Atasözlerinin bu müthiş albenisine karşı koyamamaktan ziyade, büyüklere saygısızlık noktasında da kimse itiraz edemezdi, çünkü onları da arkama almıştım. O da bu sözlerin iştihamına kapılıp hemen ikna oldu. “Heee…” dedi, “…haklısın. Biraz ağırdan al o zaman sen” diyerek onayladı beni. Hatta onaylıyorken bile bi adet Ata‘nın, o yorgun sesiyle beni desteklemesine müsade etti: "taşıma suyla değirmen dönmez(zorla güzellik)". Daha önceden de bir çok kez yapmış olduğum gibi, tabiki ağırdan alacaktım. Hayatım böyle geçiştirmecelerle doludur benim. Hızlı başlarsam seyrek düşer, ağırdan alırsam hiç düşmezdi. Yumurtanın göte geldiği noktada ise vurgulanması gereken şeyi şöyle telaffuz ediyordum: “Sıçtık!”.

Kepimiz mezuniyetiz! Mezun olmuştum. Her yeni mezun kişi muhtemelen öncelikle bocalamak maksadıyla "sıçar". İşte sıçtığım noktada yine aklıma gelen ve herkesin duyması için haykırdığım atasözü oydu: "Ayinesi çiştir kişinin, boka basılmaz". Üzerinde çok durulmaması(en azından basılmaması) gereken bişeydi çünkü bu. Kariyer delisi değildim. Ama henüz ilkokuldayken bile gazetelerin İK eklerini kurcalayan biri, her mezuniyetinin ardından çeşitli kaygılar yaşar. Kariyer kaygısı değil. Gelecekte, yeni bi dönemde neyin olacağını bilmemenin kaygısıdır yaşanan. Yine yaşadım. Ve yine atasözlerine sarılmaya başlamıştım. Karagün için sakladığım akçelerin tükenmesine az kaldığında, kimse hesap sormasa bile, "laf bunlar, ilerde ne işler yapıcam ona bakın" diye söylenirken o yorgun sesi(ata) tekrar tekrar işitiyordum: "Dert edip içine atma bunları genç, damlaya damlaya göd olursun". Kötü manasında.

Geleceğe yönelik oldu. Geleceği umrsamamak mümkün değil. Kendiminkinden bahsediyorum. Bi çok şeyi umursamıyo olmayı isterdim. Olmadı. Yukardaki şarkıyı çalan adamlara çok özendim mesela. Bu şarkının bu yazıyla da hiç bi alakası yoktu oysaki.  Aralara bolca bişey serpiştirirken o da  yer alıcaktı. Dinlensin istiyodum. He bi de.. "Herşey" harbiden ayrı yazılırdı. Yazılan her neyse işte.

May 18

parmak

Üçü de birbirinden oldukça farklı. İlki göbeğini kaşıyan kedi. Anlatayım:

En çok da garip sesler çıkararak senin kulaklarına yön vermeyi sevdim ben. Sense "voyn, nolüyo" derdin "maaauv" tınısında. Beyaz kıllı. "Gurrriiuvv" nedir geç farkettim. Küçükken biz de anneden çokomelli ekmek hazırladığını duyduğumuzda "ananııı, goş goş, çokomelli ekmek" derdik. Bilirim, lezizdir, “gurriiuuvv” dedirtir. Zaman sonra ben senin, masadaki yemeğimi aşırdığında neden pişmanlık duyduğunu da anlamıştım: "piiii, bunu yidim ama bu çocuk aç kalacak" diyesiydin, "en iyisi fıyayım". En çok da beyaz ekmekteydi gözün, kutsal belledin. Sana “hede ordan” diyen zalım kadının elinden bile beyaz ekmek yedin. “Yarasın tosunuma” derdim içimden. Yaramadı, sen hep eyyle minik kaldın. Ama böylelikle daha sevimliydin. Kızardım sana. Pişman olurdum. Çileden çıkarır hale geldiğinde caydırıcı etken olarak totona biraz vururdum. Elimle.

Polis gördüm. Elinde modern bi değnek vardı. Gerektiğinde adamlara vurması için eline verilmişti. Bi an düşününce… Bir şeyi yapmasına engel olmaya çalışıyorken bi insana, istediği eylemi gerçekleştirme hissinden çok daha yoğun bir acı hissi enjekte ettiğinde, baskın olan bu acı hissinin dayanılmazlığından sıyrılma yolunun “gerçekleştirmeyi yeğlediği eylemden vazgeçme, aksi halde acının sürekliliğinin devam edeceğine” dair bir takas seçeneği olduğunu düşünmesine sebep olacak etkenleri devreye sokan şeyi, modern görünümlü bir değnekle elde etmesi ve bu maksatla adamın kafasına çoot çoot vurmasının ne da kadar bizden olduğunu farkettim(kedi totosunun mağruz kaldığı elle müdehaleyi düşün). Öylesine insani ya da yabani, sen karar ver. Mağara adamıyken olduğu gibi. “Çoooot!”, -He? Noldu?Yapma!” -Peki. Elinde sopası, adamın kafasına acımadan vurası.

Kendi elime baktım. Bunların hepsi biraz fevri. Artiz bi imaj uğruna cebe sokulmuş olan bi elin dişarda kalan baş parmağının hüznüdür aslında hüznün ta kendisi. Diğer dördü oradayken, içerde kim bilir ne şenlik döner de farkında olmazsın. Ötede herkes sımsıkıdır. Sense beride başı boş. Başıncı parmak, baş parmak. Bir eldeki ötekilerden ne kadar da uzak.

Her şey senin elinde diyorlar ya… Doğrudur. Bir parmağın hüznü bile senin elinde. Her şey senin elinde. You’ve just received a social message. Bunu bileydin.

May 03

zibidi

En sevdiğim hatunlardan ikisi. Shara Worden ve Lisa Hannigan buluşmuşlar(burda). Lisa çay demlemiş. Muhabet, dedikodu falan. Birlikte Use Me şarkısını söylemişler(Shara söylerken). Yadırgadım. Cidden. Çağrılmış olmayı umardım. Arkadan da bi ara bi tutam Radiohead duyuluyordu.

Sonra bende gidip arkadaşları çağırdım. Sarı paketli Rize Çayı’yla çay demledim onlara. Youtup’dan Sıla’nın son albümünü dinledik. Arkadaşımın bi arkadaşı, bi şarkı çalıyorken o şarkı için “bu şarkı” demiş, “tam beni anlatıyor”. Ama o şarkının adı fahişeymiş. Gülmüşler. Biz de güldük. Sonra gelecek nesiller de gülsün diye sosyal paylaşım sayfalarında, zor zamanlarında sığınacağı bi “beğen” butonu olsun istedik. Değil tabi. Mutluluğun sırrı küçük ayrıntılarda gizli. Önermeler…

Uzun yıllar geçti… hala ilkbahar hangi aylara denk gelir, sonbahar ne zamandır bilmem. Bilince, bi zaman sonra ben onu mutlaka karıştırırım. Öyleyse bilmenin bi anlamı yok der geçerim. Mesela ayların diziliş sıralarını da öğrenmem zor oldu benim. Hangisi hangisinden sonra gelir deseler bocalarım. Doğduğum ayı greenwich kabul eder, ordan yola çıkarak bulurum ayların sırasını. Saatleri öğrenmem de uzun sürdü. Bahsetmiyim.

Ama birinin bunlarla dalga geçmesine izin vermek, budalalığa son vermenin iyi ve etkili bir yolu bence. Hep bunu bekledim. Bir şey içerken bardağı ağıza denk getirememenin verdiği bir anlık budalalıkla eşdeğer bu. Ya da yemek yerken yorulmakla… Bazıları için bunun yorucu olabildiğini farkettim. Ama budalalık kısmı bu değil. Mola verdiğinde “doymadım ki ben be…” diye düşünürken, henüz yemeği bitirmediğini farkediyorsan seninle dalga geçilmesine izin verebilirsin. Komik olduğunu düşünürsün, onlar da salak olduğunu düşünür. Komik olan şeyin aslında “salak olman” olduğunu söylersin, ciddi ciddi salak olduğun konusunda ısrar ederler.

Aceleyle dışarı çıkıyorken stoğunu az önce tükettiğin yeni giyilmiş çorapla ıslak bir şeye basmak gibi, geri dönüşü olmayan bişey düşün. Ama bittiğini anladığında artık çok geç olduğunu düşündüğün tuvalet kağıdı misali, sonsuz stoğa sahip olmanın tuvalette sınırsız vakit geçirebileceğin anlamına gelmediğini de asla unutma. Tuvalet kağıtlarının neredeyse hepsi üç katlı. Ama senin bunlardan sahip olabileceğin yalnızca bodrum katı. Sen iyisi mi bunlara tabu de. Ama birinin bu tabuları yıkmasına da izin ver. Oluşan enkazın üstüne sifon çek. Üçünün de. Hey! Evet o yaptığın bi enkaz.

Biri için uyku düzenini değiştirir. Sırf karşılaşabilmek için. Ama artık karşılaşmana gerek kalmasın. Ama uykun hala onun gittiği saatte gelsin. Ama artık onun gittiği bi saat olmasın. O da olmasın. Bundan sonra artık uykun da olmasın. Bi tek kahve olsun. O saati beklersin, gittiği. Ama ne o var olsun, ne de onun gittiği bi saat. Ne boktan. Öyleyse herşey mok olsun. Peki ya afiyet? Yersen o da olsun. Ama asla mola verme. Bilirsin, never give up derler. Unutursun. Ama… ama...

Küçükken… Oniki yaşımdayken… bi filmi izleyip çok beğendim. Filmden o kadar çok etkilendim ki… bi sonraki seans için tekrar bilet aldım. Sonra başka bir gün tekrar izledim onu. Üçüncü kez izliyorken yanımdaki çiftle nasıl başladığını hatırlamadığım bi muhabbete başladık. Sevimliydiler. Salonun ışığı sönüp, perdedeki hareketlilik başladığında kesin elele tutuşacak türden, masum insanlardı. İştahlı iştahlı filmi nasıl da beğendiğimi anlattım onlara. “Çok güzel, çok sevdim” dedim. “Yaa” dediler. Üçüncü izleyişim olduğunu duyduklarında da “yaa”nın sahip olduğu “aaa” adedi dere tepe dinlemeyip düz gitti. Samimiyetsiz "aaa"lar silsilesi nezaketen oluşmuştu. Daha çok heycanlanmalarına sebep olmanın tek yolu mokunu çıkartmaktan geçiyordu, çünkü bunu istiyordum. “Bu bitince bi sonraki seansta tekrar izlicem” dedim, “dördüncü kez”. Aslında izlemeyecektim. Param bitmişti. Ufak bi tebessüm gösterdiler.

Cebimde biraz erimiş çikolata vardı. Çıkartıp sordum: “yir misiniz?”. Nazikçe reddettiler. Israr ettim. “Bugün bu çikolatalardan onüçüncü yiyişim” dedim. Abartılarıma dayanamayıp çikolatalarımdan birer tane aldılar. Yüzlerinde ufak bi çocuğun sebep olduğu minik bi tebessüm vardı. O filme şimdilerde bi televizyon ekranında denk gelseler, ya da dvd’sine rastlasalar… akıllarına gelir miydim acaba? Bilmiyorum. Güzel olurdu. Küçükken masumdum. Şimdi değilim. Biraz önce ev sahibimi kazıkladım mesela. Farketmesinler diye dolabın en ücra köşesine koyduğum çikolataları da arkadaşlarımdan uzak tutmaya çalıştım. Yokmuş gibi davrandım. Boru mu? İki beyaz bi de bitter. O çay size yeter.

Mar 11

Önüme konulan limitlerin genellikle “hevesim” kadar olduğu dönemlerdi. Bu bir bakıma minik bir bünyenin sahip olabileceği bir “nefes”le eşdeğerdi. Bir şeyin uzun bir zaman sürdüğünü belirtmek için kullanılan “uzun soluklu” tabiri vardır ya, benim isteklerim her zaman soluksuz kalınan ya da “nefeslerin kesildiğiheycanlı dakikalara ilave edilen iki dakika uzatmadan daha fazlası değildi. “Hevesi geçene kadar oynasın” sözü bana, her şeye hevesim kadar sahip olabileceğim düşüncesini aşılamıştı ve sahip olduklarımın bana aitliği sadece ve sadece “anlıktı”. Zamanı geldiğinde tekrar eski sahiplerine dönmeleri gerektiği umrumda bile değilken tek derdim rakip çocuğun elindeki oyuncağa “hevesim” kadar sahip olabilmekti. Oldum da… Gözü yaşlı minik rakip, hevesimin kısa süreli olmasını umuyordu ki, oluyordu da…

Sahip olduğum şeylerin varlığı benim için yük olmaya başladığında ondan kurtulmanın ya da uzaklaşmanın yolunu aramak, bir kağıdı buruşturmak kadar zahmetsiz bir şeydi. Her zaman uzaklaşmak için sebepler yaratıyor ve kimi zaman hiç istemediğim kadar sebebe sahip olduğumda, bunların bir kısmını yoksullara bağışlıyordum; onlar da kurtuluyordu.

Bendeki yaşam süreleri hevesim kadar olan insanlar da vardı elbette. Fakat onların, benim üretmiş olduğum ve sözde zekice olduğunu düşündüğüm bahaneleri dinlerken, varlıklarının bir “heves” kadar olduğundan haberleri bile yoktu. Kim bilir bunu öğrenseler ne hissederleridi? Kötüydüm.

Geriye baktığımda, bu her ne olursa olsun, eskiden sahip olduğum şeyin şimdi başka bir sahibi olmalıydı ya da zamanı geldiğinde her birinin yeni sahipleri olacaktı. Oysa sahipsiz kalan belki de bendim. Bir şeylere sahip olmak, onun da sana sahip olması anlamına mı geliyordu? Sanırım hissettiğim başı boşluğun sebebi buydu. Bir şeylere ait olma güdüsü ne yazık ki insan doğasına has bir durumdu ve bu durum karşısında insan olmamayı bile dileyebiliyordun çünkü acıtıyordu. Ama bunları farketmek için oldukça yanlış ve geç kalınmış zaman kuyusuna düştüğümde, bu boğucu karanlık bana şu şeyi düşünmem için gereken zamanı verirken oldukça fedakâr davranmıştı: Her şeye değil ama istediğim kimi şeylere hevesim kadar sahip olabilirdim. Peki ya zamana?..

Ona asla hevesim kadar sahip olamazdım. Bahanelerime maruz kalmışların yokluğunu hissettiğimde ne yazık ki geç kalmıştım ve lanet olsun ki ben, daima bir şeylerin değerini ancak onların yokluğunda anlayabiliyordum. Tek istediğim, tıpkı eskisi gibi, onların yeniden bana ait olduğu zamana sahip olabilmekti ve evet, durdurak bilmeyen bir budalalıkla yine heveslikti bu istek, ama dedim ya: onların bana aitliğini tekrar yaşayabileceğim bir  zamana asla sahip olamazdım!

Şuan sahip olduğum bir hayat var. Peki bu da heveslikse? Üstelik ona durduk yere sahip olmuşken…

Not: Bu yazı, yokluğunu şimdilerde çok hissettiğim sarı bisikletime adanmıştır.

Şub 03

Sevmekle “sevmeyi sevmek” arasında oldukça fark var. Sevmeyi sevmenin sebebi, birinin onu sevdiğini bilmesiyle o kişinin de seni sevmesi yoluyla, "sevilme"yi elde edebilmektir(gözlem). Çıkar sevmesi yani. Çoğumuz, seni sevmeyi seviyoruz çünkü, bunun senin de bizi sevmeni sağlayacağını biliyoruz(muhtemel). Evet, sevilmek hoşumuza gidiyor.Senin tarafından sevilirken, salyalarımızı halıya akıtmama konusunda problemler yaşasak da… daha fazlasını istiyoruz. Vir onu bize! Vir!

Bir kedi var evde. Onu ilginçleştirme çabasında değilim ama… Kedi olduğundan şüphelendiğim zamanlar da yok değil. Elinden geldiğince, dişini tırnağına takarak “karın tokluğuna” kedilik yapıyor. Emekçi kedi. Genç yaşı sebebiyle de bir hayli isyankar. Ama asla nankör değil. Yemek/Kedilik eğrisini savunan bir iktisadi ekolün takipçisi. Ona yemek vermeyi reddettiğimde “özlük haklarını geri isteyen” protestolarından onu alıkoyabilecek herhangi bir hukiki ya da hukuki dışı otorite bulunmadığına inanıyor ve bizleri de buna inandırıyor. Onu kedi yapan ve insanlardan ayıran en önemli özellikleden biri ise “sevmeyi sevmiyor” olması. O sadece “sevdiğiniseviyor. Ondan öğreneceğimiz çok şey var. Yaptığmız mokun üstünü örtmek gibi.

İlaveten:
Ankara’ya geldikçe, çok sık olmasa da tiyatroya gidiyorum. Devlet Tiyatroları’ndaki oyunlar, genelde verdiği mesajlar ya da tür bakımından birbirlerinin aynısı olsa da zaman zaman güzel oyunlar da sahneleniyor.

Eğer Ankara’daysan şu aralar gösterimde olan “Geç Kalanlar” adlı oyunu izleme fırsatını kaçırma. Şinasi Sahnesi’nde oynanıyor. Oyunculuk ve –biraz tanıdık olmasına rağmen- senaryo harika. İzlemelisin. Ayrıca New York, I Love You adında bir film de izledim. Ülkede vizyona girmeyecek galiba. Bulursan onu da izle. Öyle.