Kas 29

İyilik, senden?

küre, dünya

Geçmişten günümüze baktığımızda… Eskiden Altın, rezerv para(global, elde tutulmak istenen para) olarak kullanılırken, daha sonra Dolar rezerv para konumuna geldi. Avrupa Birliği ise 96‘dan sonra Doların bu hamlesine karşı kendi ortak rezerv parasını yaratma girişiminde bulundu ve üye ülkeler “Euro” adındaki para birimini piyasalarında etkin bir şekilde kullanmaya başladılar. Yayılan Kapitalist düzenin etkisiyle önemini bir hayli yitirmiş olan ulusal piyasaların küresel piyasalara yüksek miktarda dahil olması sonucu doğan Küreselleşme’nin etkisiyle, Ulusal Piyasa’lar Euro’yu görmezlikten gelemezdi. Bu nedenle bu parayı bulundurma ve bir değişim aracı olarak kullanma gereksinimi duydular. Bunun sonucunda ise Euro’dan da rezerv para olarak bahsetmek mümkün oldu

Şuan Dolar başta olmak üzere iki adet rezerv para bulunmaktadır: Dolar ve Euro. Son yıllarda ise yeni bir rezerv paranın daha doğduğuna tanık olmaktayız. Avrupa Birliği’nin bu parasal atağından haz alan öğrenci kitleleri(yerli malı), global piyasaları ele geçiren Dolar ve Euro‘nun karşısına kendi para birimleriyle çıkmaya hazırlanıyorlar: Boş bira şişesi!

Çevrenizde bir çok, “boş bira şişesine menkul kıymet muamelesi yapan öğrenci” görmeniz mümkündür. Evvelinde 20 kuruşluk depozito ödediği bira şişesini yastık altına koyarak 25 kuruş olmasını bekleyen ve ciddi kazançlar elde etmeyi uman yeni bir kitleyle karşı karşıyayız. Bu konu hakkında öğrenciler arasında zaman zaman spekülasyonlar dahi oluşmakta.

Not: Bir “bitirme tezi” yazıyor olsaydım bu denli tez bitirebilirdim. Çabıcak.  Gereğinin yapılmasını arz ederim. Amen!

Ağu 07

karUyandığımda hava kararalı çok olmuştu. Pencereden sokağa bakıyordum. Kalabalıktı… Sanki o kalabalığı oluşturan insanlar birer oyuncuydu ve o an ki rolleri sadece bu kalabalığı yaratmaktı.  Her biri “küçük bir oyunda önemli bir kişi”ymişcesine sokakta egolarını şişiren adımlarla ilerliyordu.

Gece yarısı panceremin karşısındaki sokak lambası isteksizce yanarken sözde  aydınlattığı sokak, biraz önceki nüfusundan bir hayli yoksunlaştı. Tıpkı bir Hollywood sahnesindeymişcesine polis arabalarının siren sesi, bu boğucu karanlıkta odamın içine kadar yayılıyordu.

Çalan müziğin eşliğinde yağan karın güzelliğini seyredip, bir yandan da kahvemi yudumlarken ıssızlaşan sokağın öteki ucunda bir gölge belirdi. Yaklaştıkça o gölgenin başında şapkası, ellerinde eldiveni olan bir kadına ait olduğunu anladım. Tam da penceremin karşısına geldiğinde uzun bir süre kıpırdamadan durdu, donmuş gibiydi ve sanki birşeyler düşünüyordu. Ardından o titrek sarı sokak lambasının altındaki kaldırıma oturdu. Ağlıyordu!



Yavaş ritimde bir müzik, evin soğukluğuna rağmen sıcak kalabilmiş kahvem, gecenin karanlığı, yağan karın seyir keyfi ve yabancı bir kadının hüznüne tanıklığım. Bunlardan daha güzel ne olabilirdi ki o an için?

Sonra… aniden yere bakan başını kaldırdı kadın. Ve karşısındaki apartmanın ikinci katında onu merakla izleyen birinin farkına vardı. Uzun bir süre bakıştık. Ayağa kalkarken gözyaşlarını silmeye çalışıyordu ama diğer yandan ağlamaya devam ediyordu. Bu çelişki onun daha da çok ağlamasına sebep oluyordu.

Apartmanın giriş kapısına doğru yaklaştı ve binadan içeri girdi:  “Tık… tık… tık!..”  

Tereddütle de olsa kapıyı açtığımda beresinden taşan uzun kızıl saçları, ağlamayı henüz kesmiş bir çocuğunkine benzeyen ıslanmış gözleri ve parlayan dudaklarıyla karşımda duruyordu. Benim için bir yabancıydı fakat yılların aklımdan çıkmasına engel olamadığı o “çok tanıdık” bakışlara sahipti; kusursuz aşkta, çıplaklıkığın egemen olduğu soğuktan yoksun bir yatakta, gece odayı hafifce aydınlatan loş bir ışıkta bana bakan ve hayallerdeki masalsı gözlerin ta kendisiydi onlar!

Yeterince üşümüştü ve şaşkınlığımı daha fazla bekleyemezdi, beni omzumdan hafifce iterek içeri girdi. Uzun bir süre hiç bir şey konuşmadan devam eden bakışmalarımızın ne zaman sonlanacağını ikimizde tahmin edemiyorduk fakat bu bakışmada bitmek bilmeyen bir “özlem” vardı sanki. Yıllarca birbirimizi görmüyormuş gibiydik ve evet, görmemiştik de. Hem de hiç!  Önce penceremin yanındaki koltuğa oturdu, sonra masada yarım kalmış olan kahvemi bir kaç yudumda bitirdi ve onu daha önce hiç dinlememiş olmasına rağmen çalan müziğe eşlik etmeye başladı. Bense karşısına oturmuş, kıpırdamadan onu izliyordum.

Konuşmuyorduk çünkü buna hiç gerek yoktu. Ve bir ömür boyu beraber yaşasak bile, konuşmamızı gerektirecek kadar birbirimize yabancı olmayacaktık. Saatler sonra… Kuşların karanlık havaya rağmen birer birer ötmeye başlamasından az sonra güneşin, bu soğuk kış gününe inat doğacağını tahmin etmek zor olmamıştı. Bu sessiz geçen saatlerin ardından, hiç bir şey yapmadan çok şey yapmanın inanılmaz tadıyla güneşin doğuşuna tanıklık etmek üzereydik. Koltukta oturur vaziyette dışarıyı seyrediyorken bir süre sonra kafasını omzuma dayadı ve gözlerini kapattı. Ağlamak onu çok yormuştu anlaşılan; başını omzuma yaslar yaslamaz alıp verdiği nefesdeki derinlik artmaya başladı. Bi süre sonra tamamen uyumuştu. Yalnızca yeni doğmuş bir çoğun sahip olabileceği bir masumiyetle uyuyordu. Hani derler ya: “Mışıl mışıl”.

pencereOnu uyandırmadan kafasını altına bir yastık yerleştirip, üstüne üşümemesi için bir şeyler örttüm. Hava aydınlanmıştı ve sokak, sessiz gecenin ardından eski kalabalıklığına en niyahayetinde kavuşmuştu. Kapıyı açtım, arkama dönerek ona son bir kez daha baktım, uzun uzun. Ve kapıyı kapatıp apartmandan dışarı çıktığımda ben de o kalabalığa karışmıştım. Bi süre sonra gözden kayboldum.

Bu kayboluş çok uzun olmuştu. Nedensiz bir şekilde ortadan kaybolup da  evime tekrar dönmem  beş yılı bulacaktı. Ve bu beş yıl sonunda evin kapısını çaldığımda yine o gözleri görecektim: kusursuz aşkta, çıplaklıkığın egemen olduğu soğuktan yoksun bir yatakta, gece odayı hafifce aydınlatan loş bir ışıkta bana bakan ve hayallerdeki masalsı gözlerin ta kendisi.

Fot: snow in the city by david chambard

Fot iki: and from our window by *LonelyPierot.