Kas 09

İyilik, senden?

(500) Days of Summer’ı sevdim çünkü bu filmle hayatımın bir başka döneminde karşılaşmış olsaydım da çok severdim. Ve aslında bu filmi, hayatımın bir başka döneminde çok seveceğimden emin olduğum için sevdim. Şimdi değil. Film arşivimden çoğu film için olduğu gibi, bu filmin de kendine ait bir dönemi olmalı. Olacaktırda ama şuan o dönemin uzağındayım galiba. Bu sebeple sevmedim diyemem.  Summer karakterinin karmaşık, bilinmez ve umursamaz yapısı ve hatta ilişkiler konusundaki tutumu, bana kendi yatağımda yatıyormuş hissi yaşattı(ki önemlidir bence / episode 01). O mat, anlamsız ve duruma göre asla değişmez bakışların seyircisi olmak keyifli  ama bu filmde sanki bir şeyler eksik ya da basit kalmış gibi.

Henüz ortalarındayken "tümden gelim / tüme s.çım" tekniğiyle  hareket edilerek yapılmış olan yukardaki bu yorum için aslında hiç yapılmamış gibi davranabiliriz. Filmi bitirmeden hangi mantıkla bunu düşündüğümü, dahası… mantıklı düşünüp-düşünemediğimi bile bilmiyorum. "Şuan o dönemin uzağındayız galiba" derken, aslında onun beş dakika uzağında olduğumu tahmin bile edemezdim.

Kısacası, harikaydı! Aylar öncesinden vizyona giriş tarihini takvimimde işaretlediğim bir filme sahip olmaya çalışmak, sahip olmak ve ekran karşısında onu izlemek için  hazır bekliyor olmak her ne kadar keyifliyse de… hiç biri film bittiğinde jenerik müziği eşliğinde oyuncuların isimleri akıyorken beklentilerinin gerçekleşmiş olduğunu görmekten ve filmden istediğini almış olmaktan daha keyifli olamazdı. Ki bu film benim için tam da böyle bir film oldu. Cumartesi gecesinin keyifle yudumlanan bir kahvesi gibiydi adeta(köb / e02).

Zooey Deschannel‘i ilk görüşümden itibaren gösterişsiz, iddiasız ve palapoş tavırlarıyla sevmeye başlamıştım. Bu film ise ona ve onun filmlerine karşı olan sevgimi bir hayli artırdı. Oyunculuğu, oynadığı karakterler ve kendisi, soğuk kış günlerinde kendisine sımsıkı sarıldığımız bir battaniye lüksünü yaşattı(köb / e03).

Hakkında okuduğum bir kaç yorumda da bahsedildiği gibi, filmin müzikleri gerçekten de harikaydı.  Ortalama düzeyde bir sinema seyircisi olduğumu göz önünde bulundurarak  şunu söyleyebilirim ki: iyi müziklere sahip olan bir filmin, “kötü olmuş” olması için çok az sebebe ihtitiyaç vardır(bunu binlerce kere söyledim).

Ki önemlidir bence / sezon finali: kaloriferler bozuk.

Ağu 11

kedi

Sevmediğim bir adım var. Şöyle göstere göstere sağa sola yazarlar ya… Onu yapamıyorum işte ben. Aslında herkesin dalga geçtiği o "Hübüzittin" tarzı isimlerden de değil ama yine de sevemiyorum. “Kendimle barışık” olmamı öğütleyen önerilere sırf “adımla savaşık” olduğum için yan gözle bakıyorum. Belki öyle olmasa “kendimle sevişik” bile olabilirdim. Ama olmadı.

Annemin zaman zaman benim için kullandığı bir isim daha var. Fena bi isim de değil hani; 60’lı yaşlarındaki bir insanda sırıtacak kadar çekici. Seninle tanışmış olsak muhtemelen adımın o olduğunu söylerdim, ya da çoktan söyledim. “Kendin olmalısın” önerisi bence makul bir öneri olabilir ama ya isim berbatsa? Olsun. Beni böyle kodla. Doğan görünümlü “kahin” gibi. “Şahin”den daha ilginç.

Bir de… Christopher McCandless’ın muhtemelen kardeşine yazmış olduğu şu yazı var:

Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaskadan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz. Yaşadığım bu hayat benim seçimim.

yabana doğruInto the Wild(Yabana Doğru) adlı kitabın arka kapağından bir kesit okudun. Aslında Into the Wild, Jon Krakauer tarafından 1996 kitaplaştırılmış gerçek bir hikaye. 2007’de ise Sean Pen tarafından, Eddie Vedder’ın müzikleriyle filmleştirilmiş. Ve… Haziran 2009’da ise Siren Yayınları taradından Türkçeleştirilip satışa sunulmuş.

Ben henüz almadım ama en kısa sürede almayı düşünüyorum. Kitabın filmden daha da güzel olduğu söyleniyor. Satın almak istersen… Ankara için Zafer Çarşısı’nda Deniz Kitapevi’nde bulabilirsin galiba. Gitmeden önce aramanı öneririm. Kitap hakkında bilgi almak ve o kitapçıya ulaşmak için bir adres.
 

Fot bir: Cat by ~CycLopSe

 

Mar 29

Hani derler ya "boş zamanlarımda bıdı bıdı yaparım" diye. Bu boş zamana ayrılmışlar arasında genellikle kitap okumak, müzik dinlemek ve film izlemek çoğu insanın ilk tercihidir. Bunlar gerçekten de boş zamanı geçiştirmenin birer aracı mıdır yoksa o "boş zaman" bu gibi şeylerle dolduruldukça mı "değerlendirilmiş zaman" arasına girer? Kitap okunarak geçirilen bir zamandan hala "boş zaman" olarak bahsetmek münkün müdür?

müzik, film, plakBunu düşünmeme sebep olan şey, yaşadığım minik şehrin nadir kitapçılarından birinin önünde, kitabın önemine dikkat çekmek amacıyla yazılmış şu yazıydı: "Boş zamanlarınızda kitap okumayın!"

Kitap için söylemem pek mümkün değil ama film ve müzik, bu hayatta bana ayrılan sürenin, dolu mu yoksa boş mu olduğuna henüz karar veremediğim bölümlerinde önemli bir yer kapsar. Özellikle bu ikisinin birlikteliğinden türemiş bir şeylere rastlamışsam, iştahım kabarır. "Ne tür bir film, müzikleri güzel olan başka bir filmden daha güzel olabilir ki"dir.

Ne yazık ki hem müziği hem de konusu itibariyle güzel olan pek çok film yok etrafımızda. Zaman zaman rastlayıp, sindire sindire izlediğim filmlerden bir parça bıkıp da yenilerini bulmaya çalıştığım zamanlarda böyle filmlere pek rastlayamıyorum ben.

Belki sen de sevebilirsin diye yazıyorum; şu ana kadar izleyip de aklımda kalan şunlar oldu: …devam »

Mar 17

fight clubTehlike!   Eğer bunu okuyorsan, bu tehlike senin için. Bu boktan yazıda okuduğun her bir kelime, hayatının başka bir saniyesi. Yapacak başka bir şeyin yok mu? Hayatın gerçekten şu dakikaları daha iyi bir şekilde geçirmeyi düşünemeyecek kadar boş mu? Ya da saygı gösterdiğin ve senden ona inanmanı isteyen otoriden çok mu etkilendin? Okuduğunu sandığın her şeyi okudun mu? Düşündüğünü sandığın her şeyi düşündün mü? “İstiyorum” dediğin şeyi satın al! Apartmanından dışarı çık! Karşı cinsten biriyle tanış! Aşırı alışveriş ve masturbasyonu bırak. İşinden ayrıl. Kavga çıkar! Yaşıyor olduğunu kanıtla! İnsanlığına sahip çıkmazsan, sende bir istatistik olacaksın. Uyarıldın!

Bu yazı Fight Club‘da geçiyormuş. Aslında filmi izlemiştim(ve sevememiştim) ama böyle bir yazıyı nedense hatırlamıyorum. İlk okuduğumda çok beğendim ve Türkçeye çevirdim fakat orjinal dilinde daha anlamlı ve görsel bakımdan göze daha hoş göründüğüne karar verdim. Bu da orjinal metni:

Warning! If you are reading this then this warning is for you. Every word you read of this useless fine print is another second off your life. Don’t you have other things to do? Is your life so empty that you honestly can’t think of a better way to spend these moments? Or, are you so impressed with authority that you give respect and credence to all who claim it? Do you read everything you’re supposed to read? Do you think everything you’re supposed to think? Buy what you’re told you should want! Get out of your apartment. Meet a member of the opposite sex. Stop the excessive shopping and masturbation. Quit your job. Start a fight. Prove you’re alive. If you don’t claim your humanity you will become a statistic. You have been warned… Tyler. 

Fotoğraf 1:  beelzaboo

Fotoğraf 2: bluedicius