İyilik, senden?

Toplu taşıma araçlarındayken kulağımda takılı olan kulaklık sebebiyle nefes alış-verişlerimde bir ritimsizlik, bir pöfürdeme, bir pınıffsama yaşanacak tedirginliğini yıllardır üzerimden atamaman sebebiyle benim hiç keyifle müzik dinleme fırsatım olmadı. Bazıları vardır ya… kulaklığı kulağına takar takmaz nefes alıp veririşinde bir öküzümseme görülür. Ses arttıkça da daha bi gürülder bu birey. Bre hey! İşte onun yanında rahatım ben.
Peki bende mi böyleyim? İşte ben onu hiç bilemedim. Kimse beni bu konuda ikna edemedi. Aklıma gelir gelmez söylene söylene çıkartırım kulaklığı: “Ulen…”.
Çok sinir olurum ben buna. Sinirlendiğim zamanlarda da “Hulk” olduğumu yalnızca karşımda bir ayna varsa anlayabiliyorum. Ama bu ayna mümkünse bir insan olmamalı. Bana bişeyler yansıtmamalı. Bu tür aynalar kontrolümden çıkan kelimeler karşısında kırılmaya oldukça müsait cinsten. Böyle zamanlarımda derler ki… “Müsait bir yerde yüreğine inecek var.”
Mesela benim için belki de hiç bir zaman “o karıncayı bile incitemez” de denmedi. Çünkü ben karıncanın ağzına bile mıçmıştım(afedersin! Buna ihtiyaç duymuyorum ama bi ara afedersin). Şu aralar bile evdeki kedinin sinekleri yakalayıp yemesi konusunda ona yardım ve yataklıktan dolayı sırıtabiliyorum. Ama ülkenin batısındaki sinekler de pek bi mıymıntı. Çot! Yerde. Resmen suça teşvik. Oysa ben İç Anadolunun bağrından kopmuş gelmiş, zeki, çevik ve aynı zamanda arsız sineğini severim. Voız! Ne kadar içten. Yatağına sığmayan bir dere gibi: ayağını yorganına göre uzatmamış.
Böyle zaman zaman tartışma esnasında çok hararetlendiğimi görenler de beni kendi taraflarında yer almam için ikna etme girişiminde bulunabiliyor. Geçenlerde bana “ekmek, kadayıf ve özgürlük için… Haydi barikata, haydi barikata…” dendi mesela. Böyle bi şarkı var, belki dinlemişsindir. Bandista diye bir grup söylüyor. İşte benim, birinin beni direnişe çağırırken kullandığı şarkından anladığım tam olarak buydu. “Birileri beni unlu mamüllere ulaşammıyomuşum izlenimi yaratarak kendi tarafına çekmeye çalışıyor olabilir” diye düşünürken bu işin arkasında Tatlıcılar Pastacılar ve Şekerciler Odası‘nın olduğunu farketmem pek uzun sürmedi.
Bağlamaya çalıştığım nokta şu: Bi yerlerden şöyle bir şey okumuştum: “Sosyalist olan ülke ya da ülkeler, isimlerine koca koca "sosyalist" ibaresi ekleyebiliyorken(Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği gibi)… neden kapitalist ülkeler bunu yapamıyor? Adında, sahip olduğu kapitalist ideolojiyi vurgulayan bir ülke var mı?”
Galiba yok. Demek ki kapitalizmin herhangi bir vurguya ihtiyacı da yok. Daha çok vurguna ihtiyacı olsa gerek, kriz gibin. Bilmem ne iktisadi ekolünden bilmem pırt iktisatçısının söylemiş olduğu gibi: “Kapitalizm krizle beslenir”. İşte Tatlıcılar Pastacılar ve Şekerciler Odası’nın da beni tarafına çekme girişiminin altında bu yatıyor: “Krizle beslenme, onlar sağlıksız. Ekmek yi, kadayıf yi!”



Belediye otobüsündeyiz… Otobüse binerken herkes - yalnızca Ankara‘da kullanılan- EGO* kartını makineye sokup çıkartmış ve bir koltuk bulup oturmuş, oturmayanlar ise ayakta ilerliyor. Ayaktakilerin sayısı, oturanlardan bir hayli fazla ve otobüsümüzde bir de "fordçu"muz var. Hani şu kalabalık yerlerde arkadan yanaşarak taciz eden türden. Fakat fordçumuz(içimizden biri, can) gizli değil, hepimiz onun kim olduğunu çok iyi biliyoruz. Zaten o da kendini saklama ihtiyacı hissetmiyor. Bazılarımız o fordçuyu o kadar yakından tanıyor ki, selamlaşanlar ve hatta "işler nasıl?" diye soranlar dahi oluyor.