İyilik, senden?

En sevdiğim hatunlardan ikisi. Shara Worden ve Lisa Hannigan buluşmuşlar(burda). Lisa çay demlemiş. Muhabet, dedikodu falan. Birlikte Use Me şarkısını söylemişler(Shara söylerken). Yadırgadım. Cidden. Çağrılmış olmayı umardım. Arkadan da bi ara bi tutam Radiohead duyuluyordu.
Sonra bende gidip arkadaşları çağırdım. Sarı paketli Rize Çayı’yla çay demledim onlara. Youtup’dan Sıla’nın son albümünü dinledik. Arkadaşımın bi arkadaşı, bi şarkı çalıyorken o şarkı için “bu şarkı” demiş, “tam beni anlatıyor”. Ama o şarkının adı fahişeymiş. Gülmüşler. Biz de güldük. Sonra gelecek nesiller de gülsün diye sosyal paylaşım sayfalarında, zor zamanlarında sığınacağı bi “beğen” butonu olsun istedik. Değil tabi. Mutluluğun sırrı küçük ayrıntılarda gizli. Önermeler…
Uzun yıllar geçti… hala ilkbahar hangi aylara denk gelir, sonbahar ne zamandır bilmem. Bilince, bi zaman sonra ben onu mutlaka karıştırırım. Öyleyse bilmenin bi anlamı yok der geçerim. Mesela ayların diziliş sıralarını da öğrenmem zor oldu benim. Hangisi hangisinden sonra gelir deseler bocalarım. Doğduğum ayı greenwich kabul eder, ordan yola çıkarak bulurum ayların sırasını. Saatleri öğrenmem de uzun sürdü. Bahsetmiyim.
Ama birinin bunlarla dalga geçmesine izin vermek, budalalığa son vermenin iyi ve etkili bir yolu bence. Hep bunu bekledim. Bir şey içerken bardağı ağıza denk getirememenin verdiği bir anlık budalalıkla eşdeğer bu. Ya da yemek yerken yorulmakla… Bazıları için bunun yorucu olabildiğini farkettim. Ama budalalık kısmı bu değil. Mola verdiğinde “doymadım ki ben be…” diye düşünürken, henüz yemeği bitirmediğini farkediyorsan seninle dalga geçilmesine izin verebilirsin. Komik olduğunu düşünürsün, onlar da salak olduğunu düşünür. Komik olan şeyin aslında “salak olman” olduğunu söylersin, ciddi ciddi salak olduğun konusunda ısrar ederler.
Aceleyle dışarı çıkıyorken stoğunu az önce tükettiğin yeni giyilmiş çorapla ıslak bir şeye basmak gibi, geri dönüşü olmayan bişey düşün. Ama bittiğini anladığında artık çok geç olduğunu düşündüğün tuvalet kağıdı misali, sonsuz stoğa sahip olmanın tuvalette sınırsız vakit geçirebileceğin anlamına gelmediğini de asla unutma. Tuvalet kağıtlarının neredeyse hepsi üç katlı. Ama senin bunlardan sahip olabileceğin yalnızca bodrum katı. Sen iyisi mi bunlara tabu de. Ama birinin bu tabuları yıkmasına da izin ver. Oluşan enkazın üstüne sifon çek. Üçünün de. Hey! Evet o yaptığın bi enkaz.
Biri için uyku düzenini değiştirir. Sırf karşılaşabilmek için. Ama artık karşılaşmana gerek kalmasın. Ama uykun hala onun gittiği saatte gelsin. Ama artık onun gittiği bi saat olmasın. O da olmasın. Bundan sonra artık uykun da olmasın. Bi tek kahve olsun. O saati beklersin, gittiği. Ama ne o var olsun, ne de onun gittiği bi saat. Ne boktan. Öyleyse herşey mok olsun. Peki ya afiyet? Yersen o da olsun. Ama asla mola verme. Bilirsin, never give up derler. Unutursun. Ama… ama...
Küçükken… Oniki yaşımdayken… bi filmi izleyip çok beğendim. Filmden o kadar çok etkilendim ki… bi sonraki seans için tekrar bilet aldım. Sonra başka bir gün tekrar izledim onu. Üçüncü kez izliyorken yanımdaki çiftle nasıl başladığını hatırlamadığım bi muhabbete başladık. Sevimliydiler. Salonun ışığı sönüp, perdedeki hareketlilik başladığında kesin elele tutuşacak türden, masum insanlardı. İştahlı iştahlı filmi nasıl da beğendiğimi anlattım onlara. “Çok güzel, çok sevdim” dedim. “Yaa” dediler. Üçüncü izleyişim olduğunu duyduklarında da “yaa”nın sahip olduğu “aaa” adedi dere tepe dinlemeyip düz gitti. Samimiyetsiz "aaa"lar silsilesi nezaketen oluşmuştu. Daha çok heycanlanmalarına sebep olmanın tek yolu mokunu çıkartmaktan geçiyordu, çünkü bunu istiyordum. “Bu bitince bi sonraki seansta tekrar izlicem” dedim, “dördüncü kez”. Aslında izlemeyecektim. Param bitmişti. Ufak bi tebessüm gösterdiler.
Cebimde biraz erimiş çikolata vardı. Çıkartıp sordum: “yir misiniz?”. Nazikçe reddettiler. Israr ettim. “Bugün bu çikolatalardan onüçüncü yiyişim” dedim. Abartılarıma dayanamayıp çikolatalarımdan birer tane aldılar. Yüzlerinde ufak bi çocuğun sebep olduğu minik bi tebessüm vardı. O filme şimdilerde bi televizyon ekranında denk gelseler, ya da dvd’sine rastlasalar… akıllarına gelir miydim acaba? Bilmiyorum. Güzel olurdu. Küçükken masumdum. Şimdi değilim. Biraz önce ev sahibimi kazıkladım mesela. Farketmesinler diye dolabın en ücra köşesine koyduğum çikolataları da arkadaşlarımdan uzak tutmaya çalıştım. Yokmuş gibi davrandım. Boru mu? İki beyaz bi de bitter. O çay size yeter.







Into the Wild(Yabana Doğru) adlı kitabın arka kapağından bir kesit okudun. Aslında Into the Wild, Jon Krakauer tarafından 1996 kitaplaştırılmış gerçek bir hikaye. 2007’de ise Sean Pen tarafından, Eddie Vedder’ın müzikleriyle filmleştirilmiş. Ve… Haziran 2009’da ise Siren Yayınları taradından Türkçeleştirilip satışa sunulmuş.