Oca 23

İyilik, senden?

Daktilo

Boğazın ağrıdığında senin de çok konuşasın geliyor mu? Hani sesinin farklı çıktığı zamanlarda… Daha çok konuşmak istemiyo musun? Senden çıkan ve duymaya alıştığın o ses eskisi gibi olmadığında yenisini duymaktan kendini alamadığın için, hiç olmadığı kadar çok konuşmak var ya… Olmuyo mu öyle?

Boğazımın ağrıyıp da sesim çok farklı çıktığı zamanlarda daha çok konuşamamın bir sebebi var. Etrafımda kimse olmasa bile kendi kendime söyleyecek bir şeyleri mutlaka bulabiliyorum: "Aaa masa burdaymış, ne güzel". Kendi sesimden artık  tiksinmiş olduğum için olmalı ki… yenisini boğazım iyileşene kadar dinleme isteğim karşısında gevezeleşiyorum.

Kendisi için, o bizimle birlikte olmadığında "hı o mu?… onun psikolojik sorunları var" denilen insanla oturup sohbet edesim geliyor. Boğazım yüzünden sesim çok farklı çıktığında bin bir türlü şeyi sabaha kadar bıkmadan konuşurum ben bu insanla. İkimiz de kendimiz olamadığımız ya da olmaktan nefret ettiğimiz için belki de…

Ağu 28

özgür özgürlük

Özgürlük gibi sıkı sıkıya savunulması gereken bir olgu  var ama bunu nedense sadece “düşmüş” insanlar umursuyor;  hapse düşmüş  ya da artık dilediğince hareket edemeyen elden ayaktan düşmüş yaşlı insanlar gibi. Demek ki düşünce anlıyor insan “özgürlüğü”.  Kim bilir… Belki de “düşünce özgürlüğü” denilen şey budur. Değilmidir ki “yaşamak,  bir odun gibi tek ve hür. Ve bir Osman gibi kalleşcesine”? Değildir midir yani?.. Nedir?

Düşündüğünü söylemekten çekinmeyen  insanlar dikkatimi çekmiştir hep. Sevmediğim biri olsa bile  çekinmeden düşündiklerini açıkça ifade ediyorken takdir edilesi biri olup çıkabilir.  Ağzına geleni saymak” deyimini gerçekleştirmekte olan biri bile kimi zaman “yürü beee! Kim tutar seni!” şeklinde destek görebilir.

Bu rahatlığa sahip olan ve karşısındaki insana da bu rahatlığı sunan insanlarla karşılaşmak sevindirici olmuştur hep(hohoyt).  Örneğin bir kız arkadaşım, erkek arkadaşı olabilitesi(?, olability) bulunan bir adaydan bahsederken, onu neden elediğini şöyle dile getiriyordu: “XĞX  içkiliyken bana kayar, sonra da hatırlamıyorum der”. Evet işte, bu denli açık ve net olmalı insan.  Can Yücel gibi: “Bu memlekette göte göt denir” demeli.  Ama mokunu da çıkartmamalı. (Bkz Bu memlekette Moka mok demek: Moka)

Ağu 11

kedi

Sevmediğim bir adım var. Şöyle göstere göstere sağa sola yazarlar ya… Onu yapamıyorum işte ben. Aslında herkesin dalga geçtiği o "Hübüzittin" tarzı isimlerden de değil ama yine de sevemiyorum. “Kendimle barışık” olmamı öğütleyen önerilere sırf “adımla savaşık” olduğum için yan gözle bakıyorum. Belki öyle olmasa “kendimle sevişik” bile olabilirdim. Ama olmadı.

Annemin zaman zaman benim için kullandığı bir isim daha var. Fena bi isim de değil hani; 60’lı yaşlarındaki bir insanda sırıtacak kadar çekici. Seninle tanışmış olsak muhtemelen adımın o olduğunu söylerdim, ya da çoktan söyledim. “Kendin olmalısın” önerisi bence makul bir öneri olabilir ama ya isim berbatsa? Olsun. Beni böyle kodla. Doğan görünümlü “kahin” gibi. “Şahin”den daha ilginç.

Bir de… Christopher McCandless’ın muhtemelen kardeşine yazmış olduğu şu yazı var:

Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaskadan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz. Yaşadığım bu hayat benim seçimim.

yabana doğruInto the Wild(Yabana Doğru) adlı kitabın arka kapağından bir kesit okudun. Aslında Into the Wild, Jon Krakauer tarafından 1996 kitaplaştırılmış gerçek bir hikaye. 2007’de ise Sean Pen tarafından, Eddie Vedder’ın müzikleriyle filmleştirilmiş. Ve… Haziran 2009’da ise Siren Yayınları taradından Türkçeleştirilip satışa sunulmuş.

Ben henüz almadım ama en kısa sürede almayı düşünüyorum. Kitabın filmden daha da güzel olduğu söyleniyor. Satın almak istersen… Ankara için Zafer Çarşısı’nda Deniz Kitapevi’nde bulabilirsin galiba. Gitmeden önce aramanı öneririm. Kitap hakkında bilgi almak ve o kitapçıya ulaşmak için bir adres.
 

Fot bir: Cat by ~CycLopSe

 

Nis 15

tavuk çişBen ilkokula giderken okul ile evimin arası pek bi uzaktı. Herşeyin “kocaman” olduğu o yıllarda küçük ayakların attığı adımlarla eve giden yolda katedilen mesafe, sarfedilmiş onca efora rağmen pek fazla bir şey ifade etmiyordu. Yürüdükçe bitmeyen bir yol… O yolda hep çişim gelirdi benim. Hani hiç olmadık zamanlarda bulur ve çaresiz bırakır ya insanı, öyleydi işte; tam da yolun ortasındayken telaşlandırırdı. Ufukta evin görülmesiyle birlikte, şu yukardaki tavuk misali koşmaya başlanır ve “finish”i gören maraton koşucusu hissi veren birşeyler olurdu: "Koşmalıyım!" Zaten iki tane yarışmacı vardı: Çiş ve ben.

Oturup kafa yorduğumuzu, ciddi ciddi düşümdüğümüzü hatırlıyorum… Anlaşılan bu durum biz ufaklıkların en büyük sorunuydu o dönem.

Bir okul çıkışı muhabettini yaparken arkamızdan Hint fakiri görünümlü mistik bir çocuk yaklaşmış ve rüyalarınızda gördüğünüz o garip aksakallı dedenin verdiği “hayatın anlamı” temalı ipucunu verircesine seslenip “Abidi magibu, abidi magibu deyin, bunu sık sık tekrarlayın, çişiniz geçer” demişti.

Saçmaydı, hâla da saçma. Ama bu sihirli sözcük hemen işe yaramıştı. Artık bitmek bilmeyen yollar bir parça da olsa, o anlamsız kelimeler silsilesiyle çile olmaktan çıkmış, tekrar ettikçe çiş düşmanı gardını indirmek zorunda kalmıştı. O çocuğu ise bir daha görmedim.(O.çocuğu) Görevini tamamlamış ve gezegenine doğru çoktan yol almıştı, o çocuğu.

Hadi hep beraber: "abidi magibu, abidi magibu".

Nis 09

Gıcırdayan bir yatağım var benim. En ufak bir kıpırdamayla dahi çıkardığı doğa üstü sesle ona yük olduğumu her defasında bana hatırlatmayı eksik etmeyen türden. Ne için üretilmiş olduğu hakkında en ufak bir bilgisi dahi yok. “Uyutmam arkadaş!” diyor sadece. Sözüne sadık, uyutmuyor. Bense “peki” diyorum, uyumuyorum…

Ve bir de bilgisayarım var dizüstü denilen. Onu alalı neredeyse bir yıl olmuştu ki… Yaklaşık üç ay önce sol, üç gün önce ise sağ ekran menteşesi kırıldı. Ekranın dik durabilmesi için arkasına bir şeyler koymam gerekiyordu, ben de kitaplarımla destek verdim. Önceden dizüstü bilgisayardı, şimdiyse masaüstü, hatta kitapönü bilgisayarı oldu.  Her açtığımda, üreticisinin sloganıyla karşılıyor beni: "LG – Life is Good". Ama sen değilsin?

lg life is good