May 03

İyilik, senden?

zibidi

En sevdiğim hatunlardan ikisi. Shara Worden ve Lisa Hannigan buluşmuşlar(burda). Lisa çay demlemiş. Muhabet, dedikodu falan. Birlikte Use Me şarkısını söylemişler(Shara söylerken). Yadırgadım. Cidden. Çağrılmış olmayı umardım. Arkadan da bi ara bi tutam Radiohead duyuluyordu.

Sonra bende gidip arkadaşları çağırdım. Sarı paketli Rize Çayı’yla çay demledim onlara. Youtup’dan Sıla’nın son albümünü dinledik. Arkadaşımın bi arkadaşı, bi şarkı çalıyorken o şarkı için “bu şarkı” demiş, “tam beni anlatıyor”. Ama o şarkının adı fahişeymiş. Gülmüşler. Biz de güldük. Sonra gelecek nesiller de gülsün diye sosyal paylaşım sayfalarında, zor zamanlarında sığınacağı bi “beğen” butonu olsun istedik. Değil tabi. Mutluluğun sırrı küçük ayrıntılarda gizli. Önermeler…

Uzun yıllar geçti… hala ilkbahar hangi aylara denk gelir, sonbahar ne zamandır bilmem. Bilince, bi zaman sonra ben onu mutlaka karıştırırım. Öyleyse bilmenin bi anlamı yok der geçerim. Mesela ayların diziliş sıralarını da öğrenmem zor oldu benim. Hangisi hangisinden sonra gelir deseler bocalarım. Doğduğum ayı greenwich kabul eder, ordan yola çıkarak bulurum ayların sırasını. Saatleri öğrenmem de uzun sürdü. Bahsetmiyim.

Ama birinin bunlarla dalga geçmesine izin vermek, budalalığa son vermenin iyi ve etkili bir yolu bence. Hep bunu bekledim. Bir şey içerken bardağı ağıza denk getirememenin verdiği bir anlık budalalıkla eşdeğer bu. Ya da yemek yerken yorulmakla… Bazıları için bunun yorucu olabildiğini farkettim. Ama budalalık kısmı bu değil. Mola verdiğinde “doymadım ki ben be…” diye düşünürken, henüz yemeği bitirmediğini farkediyorsan seninle dalga geçilmesine izin verebilirsin. Komik olduğunu düşünürsün, onlar da salak olduğunu düşünür. Komik olan şeyin aslında “salak olman” olduğunu söylersin, ciddi ciddi salak olduğun konusunda ısrar ederler.

Aceleyle dışarı çıkıyorken stoğunu az önce tükettiğin yeni giyilmiş çorapla ıslak bir şeye basmak gibi, geri dönüşü olmayan bişey düşün. Ama bittiğini anladığında artık çok geç olduğunu düşündüğün tuvalet kağıdı misali, sonsuz stoğa sahip olmanın tuvalette sınırsız vakit geçirebileceğin anlamına gelmediğini de asla unutma. Tuvalet kağıtlarının neredeyse hepsi üç katlı. Ama senin bunlardan sahip olabileceğin yalnızca bodrum katı. Sen iyisi mi bunlara tabu de. Ama birinin bu tabuları yıkmasına da izin ver. Oluşan enkazın üstüne sifon çek. Üçünün de. Hey! Evet o yaptığın bi enkaz.

Biri için uyku düzenini değiştirir. Sırf karşılaşabilmek için. Ama artık karşılaşmana gerek kalmasın. Ama uykun hala onun gittiği saatte gelsin. Ama artık onun gittiği bi saat olmasın. O da olmasın. Bundan sonra artık uykun da olmasın. Bi tek kahve olsun. O saati beklersin, gittiği. Ama ne o var olsun, ne de onun gittiği bi saat. Ne boktan. Öyleyse herşey mok olsun. Peki ya afiyet? Yersen o da olsun. Ama asla mola verme. Bilirsin, never give up derler. Unutursun. Ama… ama...

Küçükken… Oniki yaşımdayken… bi filmi izleyip çok beğendim. Filmden o kadar çok etkilendim ki… bi sonraki seans için tekrar bilet aldım. Sonra başka bir gün tekrar izledim onu. Üçüncü kez izliyorken yanımdaki çiftle nasıl başladığını hatırlamadığım bi muhabbete başladık. Sevimliydiler. Salonun ışığı sönüp, perdedeki hareketlilik başladığında kesin elele tutuşacak türden, masum insanlardı. İştahlı iştahlı filmi nasıl da beğendiğimi anlattım onlara. “Çok güzel, çok sevdim” dedim. “Yaa” dediler. Üçüncü izleyişim olduğunu duyduklarında da “yaa”nın sahip olduğu “aaa” adedi dere tepe dinlemeyip düz gitti. Samimiyetsiz "aaa"lar silsilesi nezaketen oluşmuştu. Daha çok heycanlanmalarına sebep olmanın tek yolu mokunu çıkartmaktan geçiyordu, çünkü bunu istiyordum. “Bu bitince bi sonraki seansta tekrar izlicem” dedim, “dördüncü kez”. Aslında izlemeyecektim. Param bitmişti. Ufak bi tebessüm gösterdiler.

Cebimde biraz erimiş çikolata vardı. Çıkartıp sordum: “yir misiniz?”. Nazikçe reddettiler. Israr ettim. “Bugün bu çikolatalardan onüçüncü yiyişim” dedim. Abartılarıma dayanamayıp çikolatalarımdan birer tane aldılar. Yüzlerinde ufak bi çocuğun sebep olduğu minik bi tebessüm vardı. O filme şimdilerde bi televizyon ekranında denk gelseler, ya da dvd’sine rastlasalar… akıllarına gelir miydim acaba? Bilmiyorum. Güzel olurdu. Küçükken masumdum. Şimdi değilim. Biraz önce ev sahibimi kazıkladım mesela. Farketmesinler diye dolabın en ücra köşesine koyduğum çikolataları da arkadaşlarımdan uzak tutmaya çalıştım. Yokmuş gibi davrandım. Boru mu? İki beyaz bi de bitter. O çay size yeter.

Nis 08

Toplu taşıma araçlarındayken kulağımda takılı olan kulaklık sebebiyle nefes alış-verişlerimde bir ritimsizlik, bir pöfürdeme, bir pınıffsama yaşanacak tedirginliğini yıllardır üzerimden atamaman sebebiyle benim hiç keyifle müzik dinleme fırsatım olmadı. Bazıları vardır ya… kulaklığı kulağına takar takmaz nefes alıp veririşinde bir öküzümseme görülür. Ses arttıkça da daha bi gürülder bu birey. Bre hey! İşte onun yanında rahatım ben.

Peki bende mi böyleyim? İşte ben onu hiç bilemedim. Kimse beni bu konuda ikna edemedi. Aklıma gelir gelmez söylene söylene çıkartırım kulaklığı: “Ulen…”.

Çok sinir olurum ben buna. Sinirlendiğim zamanlarda da “Hulk” olduğumu yalnızca karşımda bir ayna varsa anlayabiliyorum. Ama bu ayna mümkünse bir insan olmamalı. Bana bişeyler yansıtmamalı. Bu tür aynalar kontrolümden çıkan kelimeler karşısında kırılmaya oldukça müsait cinsten. Böyle zamanlarımda derler ki… “Müsait bir yerde yüreğine inecek var.

Mesela benim için belki de hiç bir zaman “o karıncayı bile incitemez” de denmedi. Çünkü ben karıncanın ağzına bile mıçmıştım(afedersin! Buna ihtiyaç duymuyorum ama bi ara afedersin). Şu aralar bile evdeki kedinin  sinekleri yakalayıp yemesi konusunda ona yardım ve yataklıktan dolayı sırıtabiliyorum. Ama ülkenin batısındaki sinekler de pek bi mıymıntı. Çot! Yerde. Resmen suça teşvik. Oysa ben İç Anadolunun bağrından kopmuş gelmiş, zeki, çevik ve aynı zamanda arsız sineğini severim. Voız! Ne kadar içten. Yatağına sığmayan bir dere gibi: ayağını yorganına göre uzatmamış.

Böyle zaman zaman tartışma esnasında çok hararetlendiğimi görenler de beni kendi taraflarında yer almam için ikna etme girişiminde bulunabiliyor. Geçenlerde bana “ekmek, kadayıf ve özgürlük için… Haydi barikata, haydi barikata…” dendi mesela. Böyle bi şarkı var, belki dinlemişsindir. Bandista diye bir grup söylüyor. İşte benim, birinin beni direnişe çağırırken kullandığı şarkından anladığım tam olarak buydu. “Birileri beni unlu mamüllere ulaşammıyomuşum izlenimi yaratarak kendi tarafına çekmeye çalışıyor olabilir” diye düşünürken bu işin arkasında Tatlıcılar Pastacılar ve Şekerciler Odası‘nın olduğunu farketmem pek uzun sürmedi.

Bağlamaya çalıştığım nokta şu: Bi yerlerden şöyle bir şey okumuştum: “Sosyalist olan ülke ya da ülkeler, isimlerine koca koca "sosyalist" ibaresi ekleyebiliyorken(Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği gibi)… neden kapitalist ülkeler bunu yapamıyor? Adında, sahip olduğu kapitalist ideolojiyi vurgulayan bir ülke var mı?

Galiba yok. Demek ki kapitalizmin herhangi bir vurguya ihtiyacı da yok. Daha çok vurguna ihtiyacı olsa gerek, kriz gibin. Bilmem ne iktisadi ekolünden bilmem pırt iktisatçısının söylemiş olduğu gibi: “Kapitalizm krizle beslenir”. İşte Tatlıcılar Pastacılar ve Şekerciler Odası’nın da beni tarafına çekme girişiminin altında bu yatıyor: “Krizle beslenme, onlar sağlıksız. Ekmek yi, kadayıf yi!
 

Oca 23

Daktilo

Boğazın ağrıdığında senin de çok konuşasın geliyor mu? Hani sesinin farklı çıktığı zamanlarda… Daha çok konuşmak istemiyo musun? Senden çıkan ve duymaya alıştığın o ses eskisi gibi olmadığında yenisini duymaktan kendini alamadığın için, hiç olmadığı kadar çok konuşmak var ya… Olmuyo mu öyle?

Boğazımın ağrıyıp da sesim çok farklı çıktığı zamanlarda daha çok konuşamamın bir sebebi var. Etrafımda kimse olmasa bile kendi kendime söyleyecek bir şeyleri mutlaka bulabiliyorum: "Aaa masa burdaymış, ne güzel". Kendi sesimden artık  tiksinmiş olduğum için olmalı ki… yenisini boğazım iyileşene kadar dinleme isteğim karşısında gevezeleşiyorum.

Kendisi için, o bizimle birlikte olmadığında "hı o mu?… onun psikolojik sorunları var" denilen insanla oturup sohbet edesim geliyor. Boğazım yüzünden sesim çok farklı çıktığında bin bir türlü şeyi sabaha kadar bıkmadan konuşurum ben bu insanla. İkimiz de kendimiz olamadığımız ya da olmaktan nefret ettiğimiz için belki de…

Ağu 28

özgür özgürlük

Özgürlük gibi sıkı sıkıya savunulması gereken bir olgu  var ama bunu nedense sadece “düşmüş” insanlar umursuyor;  hapse düşmüş  ya da artık dilediğince hareket edemeyen elden ayaktan düşmüş yaşlı insanlar gibi. Demek ki düşünce anlıyor insan “özgürlüğü”.  Kim bilir… Belki de “düşünce özgürlüğü” denilen şey budur. Değilmidir ki “yaşamak,  bir odun gibi tek ve hür. Ve bir Osman gibi kalleşcesine”? Değildir midir yani?.. Nedir?

Düşündüğünü söylemekten çekinmeyen  insanlar dikkatimi çekmiştir hep. Sevmediğim biri olsa bile düşündiklerini  açıkça ifade ediyorken takdir edilesi biri olup çıkabilir.  Ağzına geleni saymak” deyimini gerçekleştirmekte olan biri bile kimi zaman “yürü beee! Kim tutar seni!” şeklinde destek görebilir.

Bu rahatlığa sahip olan ve karşısındaki insana da bu rahatlığı sunan insanlarla karşılaşmak sevindirici olmuştur hep(hohoyt).  Örneğin bir kız arkadaşım, erkek arkadaşı olabilitesi(?, olability) bulunan bir adaydan bahsederken, onu neden elediğini şöyle dile getiriyordu: “XĞX  içkiliyken bana kayar, sonra da hatırlamıyorum der”. Evet işte, bu denli açık ve net olmalı insan.  Can Yücel gibi: “Bu memlekette göte göt denir” demeli.  Ama mokunu da çıkartmamalı. (Bkz Bu memlekette Moka mok demek: Moka)

Ağu 11

kedi

Sevmediğim bir adım var. Şöyle göstere göstere sağa sola yazarlar ya… Onu yapamıyorum işte ben. Aslında herkesin dalga geçtiği o "Hübüzittin" tarzı isimlerden de değil ama yine de sevemiyorum. “Kendimle barışık” olmamı öğütleyen önerilere sırf “adımla savaşık” olduğum için yan gözle bakıyorum. Belki öyle olmasa “kendimle sevişik” bile olabilirdim. Ama olmadı.

Annemin zaman zaman benim için kullandığı bir isim daha var. Fena bi isim de değil hani; 60’lı yaşlarındaki bir insanda sırıtacak kadar çekici. Seninle tanışmış olsak muhtemelen adımın o olduğunu söylerdim, ya da çoktan söyledim. “Kendin olmalısın” önerisi bence makul bir öneri olabilir ama ya isim berbatsa? Olsun. Beni böyle kodla. Doğan görünümlü “kahin” gibi. “Şahin”den daha ilginç.

Bir de… Christopher McCandless’ın muhtemelen kardeşine yazmış olduğu şu yazı var:

Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaskadan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz. Yaşadığım bu hayat benim seçimim.

yabana doğruInto the Wild(Yabana Doğru) adlı kitabın arka kapağından bir kesit okudun. Aslında Into the Wild, Jon Krakauer tarafından 1996 kitaplaştırılmış gerçek bir hikaye. 2007’de ise Sean Pen tarafından, Eddie Vedder’ın müzikleriyle filmleştirilmiş. Ve… Haziran 2009’da ise Siren Yayınları taradından Türkçeleştirilip satışa sunulmuş.

Ben henüz almadım ama en kısa sürede almayı düşünüyorum. Kitabın filmden daha da güzel olduğu söyleniyor. Satın almak istersen… Ankara için Zafer Çarşısı’nda Deniz Kitapevi’nde bulabilirsin galiba. Gitmeden önce aramanı öneririm. Kitap hakkında bilgi almak ve o kitapçıya ulaşmak için bir adres.
 

Fot bir: Cat by ~CycLopSe