Kas 22

İyilik, senden?

Aldığım her karardan memnuniyetsizlik duyuyorsam, karardan aldığım her duyuyu da memnuniyetsizlikle karşılıyorumdur. Demek ki kararsızlıklar bir döngüyü oluşyuruyor(ben yaptım). Belki de sabit olan bir memnuniyetsizlik var ve her şey onun çevresinde dönüyor. Ya… hiç bir zaman her hangi bir konuda karar vermemeli, ki bu mümkün değil, ya da verdiğim her karardan, sonrasında d*tümle gülebilecek kadar emin olmalıyım. Gülmemin sebebi ise o kararı verirken ne kadar aptalca hareket ettiğini düşünmem olmalı. İşte durumu bu denli marjinal yapan da çelişkili olması, olmalı.

Peki… Gülme konusuna ne demeli? Gülmek için sebeplere ihtiyaç duyuyor olduğunda sana mutsuz diyorlar. Sebepsiz gülüyorsan da deli. Gülmek için sebep peşinde koşuyorsan gülüşüne "yapay gülüş" diyorlar, sebepsizce gülüyorsan da yine deli. Oysa delice gülmek dahaca samimi. Yeminle!

Ayrıca "gerçek gibi" dediğinde gerçek olmadığını anladığın için ona "gibi" dersin ya… bunda diyemiyorsun. Çünkü "gerçek gibi". Sana göre "gerçek" olsa gerek. Aslında değil.  Gerek gerçek gerek sahte. Galiba önemi yok. Orada öylece duruyor ve varlığıyla seni büyülüyor. Ne olduğunu bilmiyorum. Sen de bilmiyorsun. Ama vardır öyle bir şey: asla "gerçek" olmayan bir "gibi".

Kas 09

(500) Days of Summer’ı sevdim çünkü hayatımın başka bir döneminde izlemiş olsaydım çok severdim. Ve aslında bu filmi, hayatımın bir başka döneminde çok seveceğimden emin olduğum için sevdim. Film arşivimden çoğu film için olduğu gibi, bu filmin de kendine ait bir dönemi olmalı. Olacaktırda ama şuan o dönemin uzağındayım galiba. Bu sebeple sevmedim diyemem.  Summer karakterinin karmaşık, bilinmez ve umursamaz yapısı ve hatta ilişkiler konusundaki tutumu, bana kendi yatağımda yatıyormuş hissi yaşattı(ki önemlidir bence / episode 01). O mat, anlamsız ve duruma göre asla değişmez bakışların seyircisi olmak keyifli  ama bu filmde sanki bir şeyler eksik ya da basit kalmış gibi.

Henüz ortalarındayken "tümden gelim / tüme s.çım" tekniğiyle  hareket edilerek yapılmış olan yukardaki bu yorum için aslında hiç yapılmamış gibi davranabiliriz. Filmi bitirmeden hangi mantıkla bunu düşündüğümü, dahası… mantıklı düşünüp-düşünemediğimi bile bilmiyorum. "Şuan o dönemin uzağındayız galiba" derken, aslında onun beş dakika uzağında olduğumu tahmin bile edemezdim.

Kısacası, harikaydı! Aylar öncesinden vizyona giriş tarihini takvimimde işaretlediğim bir filme sahip olmaya çalışmak, sahip olmak ve ekran karşısında onu izlemek için  hazır bekliyor olmak her ne kadar keyifliyse de… hiç biri film bittiğinde jenerik müziği eşliğinde oyuncuların isimleri akıyorken beklentilerinin gerçekleşmiş olduğunu görmekten ve filmden istediğini almış olmaktan daha keyifli olamazdı. Ki bu film benim için tam da böyle bir film oldu. Cumartesi gecesinin keyifle yudumlanan bir kahvesi gibiydi adeta(köb / e02).

Zooey Deschannel‘i ilk görüşümden itibaren gösterişsiz, iddiasız ve palapoş tavırlarıyla sevmeye başlamıştım. Bu film ise ona ve onun filmlerine karşı olan sevgimi bir hayli artırdı. Oyunculuğu, oynadığı karakterler ve kendisi, soğuk kış günlerinde kendisine sımsıkı sarıldığımız bir battaniye lüksünü yaşattı(köb / e03).

Hakkında okuduğum bir kaç yorumda da bahsedildiği gibi, filmin müzikleri gerçekten de harikaydı.  Ortalama düzeyde bir sinema seyircisi olduğumu göz önünde bulundurarak  şunu söyleyebilirim ki: iyi müziklere sahip olan bir filmin, “kötü olmuş” olması için çok az sebebe ihtitiyaç vardır(bu sözden binlerce kere söz ettim).

Ki önemlidir bence / sezon finali: kaloriferler bozuk.

Eki 07

İş işten geçtiğini, artık elden bir şey gelmeyeceğini ve uğraşmanın süregelen zamanda gereksiz olduğunu vurgulamak amacıyla kullanılmış bir söze malzeme olan ve içerisinde yer alan herhangi bir şemsiyenin kati suretle(?) açılmayacağı iddia edilen vefakâr organlarımızdan bana ait olanının üstünde boş boş oturuyorken akla çok ilginç fikirler gelebiliyor(popo demek çok kaba olurdu).

Düşünüyorum da (yine onun üstünde oturuyorken)… Bu fikirlerin büyük bir kısmı da tuvalet gibi, vaktimizin küçük bir kısmını geçirdiğimiz sanılan yerlerde aklımıza geliyor. Doğrudur. Kimi iyi fikirler bu gibi yerlerde akla gelir. Bunu çoğu kişi söylüyor. Sen bile. Oysa ben bunun bana has bi durum olmasından yanaydım. İnsanlık adına. Kanun namına.

Araştırması nasıl yapılmıştır bilmiyorum ama yıllar önce bir yerlerde okuduğuma göre, ortalama yaşam süresine sahip olan bir insan, ömrünün 4 yılını tuvalette geçiyormuş. Bu koskoca 4 yıl düşünmek için bile oldukça fazla…

Kim bilir ne dahiane fikirler sırf orada akla geldiği için “boktan” olarak adlandırıldı. Kim bilir kaç tanesinin üzerine sebepsizce sifon çekildi? Kim bilir?.. Benim de içerisindeyken aklıma gelmiş çok mucizevi fikirlerim vardı fakat hepsini geride bıraktım. Çünkü onu gördüğünde “böee” diyordun.

Not: Şuan üzerine sifon çekmediğim fikirlerimi okuyorsun.  "Kim bilir?.." diyerek merak uyandırdıysam… Artık sen bilirsin. “Bu işlerden sen sorumlusun” gibi.

İlaveten: Güzel şarkıları kötü günlerinde kusana kadar dinledikten bi süre sonra o kötü dönemin şarkılarını tekrar dinlemek istediğinde uzuuun uzun süre dinleyemiyorsun ya… İşte bu çok berbat. Yıllar sonrasında tekrar dinlemeyi başardığında da yüzünde bir tebessüm oluşuyorsa ne mutlu. Oluşturmuyorsa ne kötü. Kalıplarımız bunlar.

Ayrıca: Before Sunrise ve Before Sunset adlı filmleri belki bilirsin. Yıllardır bu güzel filmlerde kendimden çok şey bulduğumu ifade ederdim ama bunların neler olduğunu sorsalar söyleyemezdim. Yine söyleyemem ama şu diyalogda yer alanları buraya yazarak daha hatırlanası yapmayı planlıyorum(ya da egomla oynaşıyorum). Şöyle:

Benim için olayları eskisi kadar romantikleştirmemek daha iyi. Sürekli çok acı çekiyordum. Hala bir çok hayalim var ama aşk hayatımla ilgili değil. Bu beni üzmüyor, sadece böyle.

–Bu yüzden mi hiç ortalıklarda olmayan biriyle birliktesin?

Evet, belli ki bir ilişkinin günlük hayatıyla başa çıkamıyorum. Evet, birlikte heycan verici anlar yaşıyoruz. Sonra gidiyor, onu özlüyorum ama en azından içten içe ölmüyorum. Birileri sürekli çevremdeyken boğuluyorum.

–Dur! Az önce sevmeye ve sevilmeye ihtiyacım var dedin.

Evet, ama öyle olduğunda midemi bulandırıyor. Kendi başımayken gerçekten çok mutluyum. Yalnız olmak bile bir sevgilinin yanındayken yalnız hissetmekten daha iyidir. Romantik olmak benim için o kadar kolay değil. Öyle başlıyorsun ama bir kaç kez bozguna uğratıldıktan sonra aldatıcı fikirlerini unutuyorsun ve hayatına giren şeyi kabulleniyorsun. Bu doğru değil, ben bozguna uğratılmadım. Sadece çok can sıkıcı ilişkim oldu. Kötü değillerdi, beni seviyorlardı ama gerçek bir bağ veya heycan yoktu. En azından benim tarafımda.

 

Son cümle ağır oldu sanki. : )

Fot: Grawrrr Grawr Grawrrrr by ~basiliscglance


Eyl 18

Yeni sahip olunan şeyler, onları kullanmaya başladığımız ilk zamanlarda hep çocuksu heycan yaratırken, sahip olunan her yeni bir gün, gözlerin açıldığı o ilk dakikalarda bile hiç bir heycan yaratmaksızın, kullanmaya fırsat bulamadan çöpe atılmış “yeni sahip olunmuşlar”a benziyor. Defolu olduğunu bildiğin halde, satıcısının mükemmel ve baskıcı pazarlama yöntemi karşısında onu almaya mecbur kalmış bir müşteri gibi: ona sahip olman kaçınılmaz. Ve sahibi olmayı reddetmen için tek bir seçeneğin var. Bilirsin…

Bugün yeni dün. Yeni bir günde her şey ancak dün kadar yeni.  Keşke hep gece olsun diyorum ama eminim ondan da bir süre sonra sıkılırım. Hep gece olsun, ta ki yokluğunda kıymeti anlaşılmışlar gibi; gün ışığını özleyene kadar. Üç gün gece olsun, böylelikle gündüzler çocukluğumuzdaki coşkusuna kavuşsun. Tanrılar arasında bi seçim olsa, bu vaadde bulunanı seçerim. Onlar bilirler…

Gece olsun, bi süre böyle devam edelim, karanlık güzeldir falan… Ama fazlası da salaklaştırabiliyor insanı. Eldeki telefonun ışığıyla, karanlıkta o telefonu bulmayı umacak duruma düşmek gibi.

Soru şu: Aradığım şey o değilse ve sanirim aramadığım şey de değilse… Dahası ben hiç aramadıysam o şey ne peki? 

Bildin mi?

Ağu 28

özgür özgürlük

Özgürlük gibi sıkı sıkıya savunulması gereken bir olgu  var ama bunu nedense sadece “düşmüş” insanlar umursuyor;  hapse düşmüş  ya da artık dilediğince hareket edemeyen elden ayaktan düşmüş yaşlı insanlar gibi. Demek ki düşünce anlıyor insan “özgürlüğü”.  Kim bilir… Belki de “düşünce özgürlüğü” denilen şey budur. Değilmidir ki “yaşamak,  bir odun gibi tek ve hür. Ve bir Osman gibi kalleşcesine”? Değildir midir yani?.. Nedir?

Düşündüğünü söylemekten çekinmeyen  insanlar dikkatimi çekmiştir hep. Sevmediğim biri olsa bile  çekinmeden düşündiklerini açıkça ifade ediyorken takdir edilesi biri olup çıkabilir.  Ağzına geleni saymak” deyimini gerçekleştirmekte olan biri bile kimi zaman “yürü beee! Kim tutar seni!” şeklinde destek görebilir.

Bu rahatlığa sahip olan ve karşısındaki insana da bu rahatlığı sunan insanlarla karşılaşmak sevindirici olmuştur hep(hohoyt).  Örneğin bir kız arkadaşım, erkek arkadaşı olabilitesi(?, olability) bulunan bir adaydan bahsederken, onu neden elediğini şöyle dile getiriyordu: “XĞX  içkiliyken bana kayar, sonra da hatırlamıyorum der”. Evet işte, bu denli açık ve net olmalı insan.  Can Yücel gibi: “Bu memlekette göte göt denir” demeli.  Ama mokunu da çıkartmamalı. (Bkz Bu memlekette Moka mok demek: Moka)