Eki 07

İyilik, senden?

İş işten geçtiğini, artık elden bir şey gelmeyeceğini ve uğraşmanın süregelen zamanda gereksiz olduğunu vurgulamak amacıyla kullanılmış bir söze malzeme olan ve içerisinde yer alan herhangi bir şemsiyenin kati suretle(?) açılmayacağı iddia edilen vefakâr organlarımızdan bana ait olanının üstünde boş boş oturuyorken akla çok ilginç fikirler gelebiliyor(popo demek çok kaba olurdu).

Düşünüyorum da (yine onun üstünde oturuyorken)… Bu fikirlerin büyük bir kısmı da tuvalet gibi, vaktimizin küçük bir kısmını geçirdiğimiz sanılan yerlerde aklımıza geliyor. Doğrudur. Kimi iyi fikirler bu gibi yerlerde akla gelir. Bunu çoğu kişi söylüyor. Sen bile. Oysa ben bunun bana has bi durum olmasından yanaydım. İnsanlık adına. Kanun namına.

Araştırması nasıl yapılmıştır bilmiyorum ama yıllar önce bir yerlerde okuduğuma göre, ortalama yaşam süresine sahip olan bir insan, ömrünün 4 yılını tuvalette geçiyormuş. Bu koskoca 4 yıl düşünmek için bile oldukça fazla…

Kim bilir ne dahiane fikirler sırf orada akla geldiği için “boktan” olarak adlandırıldı. Kim bilir kaç tanesinin üzerine sebepsizce sifon çekildi? Kim bilir?.. Benim de içerisindeyken aklıma gelmiş çok mucizevi fikirlerim vardı fakat hepsini geride bıraktım. Çünkü onu gördüğünde “böee” diyordun.

Not: Şuan üzerine sifon çekmediğim fikirlerimi okuyorsun.  "Kim bilir?.." diyerek merak uyandırdıysam… Artık sen bilirsin. “Bu işlerden sen sorumlusun” gibi.

İlaveten: Güzel şarkıları kötü günlerinde kusana kadar dinledikten bi süre sonra o kötü dönemin şarkılarını tekrar dinlemek istediğinde uzuuun uzun süre dinleyemiyorsun ya… İşte bu çok berbat. Yıllar sonrasında tekrar dinlemeyi başardığında da yüzünde bir tebessüm oluşuyorsa ne mutlu. Oluşturmuyorsa ne kötü. Kalıplarımız bunlar.

Ayrıca: Before Sunrise ve Before Sunset adlı filmleri belki bilirsin. Yıllardır bu güzel filmlerde kendimden çok şey bulduğumu ifade ederdim ama bunların neler olduğunu sorsalar söyleyemezdim. Yine söyleyemem ama şu diyalogda yer alanları buraya yazarak daha hatırlanası yapmayı planlıyorum(ya da egomla oynaşıyorum). Şöyle:

Benim için olayları eskisi kadar romantikleştirmemek daha iyi. Sürekli çok acı çekiyordum. Hala bir çok hayalim var ama aşk hayatımla ilgili değil. Bu beni üzmüyor, sadece böyle.

–Bu yüzden mi hiç ortalıklarda olmayan biriyle birliktesin?

Evet, belli ki bir ilişkinin günlük hayatıyla başa çıkamıyorum. Evet, birlikte heycan verici anlar yaşıyoruz. Sonra gidiyor, onu özlüyorum ama en azından içten içe ölmüyorum. Birileri sürekli çevremdeyken boğuluyorum.

–Dur! Az önce sevmeye ve sevilmeye ihtiyacım var dedin.

Evet, ama öyle olduğunda midemi bulandırıyor. Kendi başımayken gerçekten çok mutluyum. Yalnız olmak bile bir sevgilinin yanındayken yalnız hissetmekten daha iyidir. Romantik olmak benim için o kadar kolay değil. Öyle başlıyorsun ama bir kaç kez bozguna uğratıldıktan sonra aldatıcı fikirlerini unutuyorsun ve hayatına giren şeyi kabulleniyorsun. Bu doğru değil, ben bozguna uğratılmadım. Sadece çok can sıkıcı ilişkim oldu. Kötü değillerdi, beni seviyorlardı ama gerçek bir bağ veya heycan yoktu. En azından benim tarafımda.

 

Son cümle ağır oldu sanki. : )

Fot: Grawrrr Grawr Grawrrrr by ~basiliscglance


Eyl 18

Yeni sahip olunan şeyler, onları kullanmaya başladığımız ilk zamanlarda hep çocuksu heycan yaratırken, sahip olunan her yeni bir gün, gözlerin açıldığı o ilk dakikalarda bile hiç bir heycan yaratmaksızın, kullanmaya fırsat bulamadan çöpe atılmış “yeni sahip olunmuşlar”a benziyor. Defolu olduğunu bildiğin halde, satıcısının mükemmel ve baskıcı pazarlama yöntemi karşısında onu almaya mecbur kalmış bir müşteri gibi: ona sahip olman kaçınılmaz. Ve sahibi olmayı reddetmen için tek bir seçeneğin var. Bilirsin…

Bugün yeni dün. Yeni bir günde her şey ancak dün kadar yeni.  Keşke hep gece olsun diyorum ama eminim ondan da bir süre sonra sıkılırım. Hep gece olsun, ta ki yokluğunda kıymeti anlaşılmışlar gibi; gün ışığını özleyene kadar. Üç gün gece olsun, böylelikle gündüzler çocukluğumuzdaki coşkusuna kavuşsun. Tanrılar arasında bi seçim olsa, bu vaadde bulunanı seçerim. Onlar bilirler…

Gece olsun, bi süre böyle devam edelim, karanlık güzeldir falan… Ama fazlası da salaklaştırabiliyor insanı. Eldeki telefonun ışığıyla, karanlıkta o telefonu bulmayı umacak duruma düşmek gibi.

Soru şu: Aradığım şey o değilse ve sanirim aramadığım şey de değilse… Dahası ben hiç aramadıysam o şey ne peki? 

Bildin mi?

Ağu 28

özgür özgürlük

Özgürlük gibi sıkı sıkıya savunulması gereken bir olgu  var ama bunu nedense sadece “düşmüş” insanlar umursuyor;  hapse düşmüş  ya da artık dilediğince hareket edemeyen elden ayaktan düşmüş yaşlı insanlar gibi. Demek ki düşünce anlıyor insan “özgürlüğü”.  Kim bilir… Belki de “düşünce özgürlüğü” denilen şey budur. Değilmidir ki “yaşamak,  bir odun gibi tek ve hür. Ve bir Osman gibi kalleşcesine”? Değildir midir yani?.. Nedir?

Düşündüğünü söylemekten çekinmeyen  insanlar dikkatimi çekmiştir hep. Sevmediğim biri olsa bile düşündiklerini  açıkça ifade ediyorken takdir edilesi biri olup çıkabilir.  Ağzına geleni saymak” deyimini gerçekleştirmekte olan biri bile kimi zaman “yürü beee! Kim tutar seni!” şeklinde destek görebilir.

Bu rahatlığa sahip olan ve karşısındaki insana da bu rahatlığı sunan insanlarla karşılaşmak sevindirici olmuştur hep(hohoyt).  Örneğin bir kız arkadaşım, erkek arkadaşı olabilitesi(?, olability) bulunan bir adaydan bahsederken, onu neden elediğini şöyle dile getiriyordu: “XĞX  içkiliyken bana kayar, sonra da hatırlamıyorum der”. Evet işte, bu denli açık ve net olmalı insan.  Can Yücel gibi: “Bu memlekette göte göt denir” demeli.  Ama mokunu da çıkartmamalı. (Bkz Bu memlekette Moka mok demek: Moka)

Ağu 11

kedi

Sevmediğim bir adım var. Şöyle göstere göstere sağa sola yazarlar ya… Onu yapamıyorum işte ben. Aslında herkesin dalga geçtiği o "Hübüzittin" tarzı isimlerden de değil ama yine de sevemiyorum. “Kendimle barışık” olmamı öğütleyen önerilere sırf “adımla savaşık” olduğum için yan gözle bakıyorum. Belki öyle olmasa “kendimle sevişik” bile olabilirdim. Ama olmadı.

Annemin zaman zaman benim için kullandığı bir isim daha var. Fena bi isim de değil hani; 60’lı yaşlarındaki bir insanda sırıtacak kadar çekici. Seninle tanışmış olsak muhtemelen adımın o olduğunu söylerdim, ya da çoktan söyledim. “Kendin olmalısın” önerisi bence makul bir öneri olabilir ama ya isim berbatsa? Olsun. Beni böyle kodla. Doğan görünümlü “kahin” gibi. “Şahin”den daha ilginç.

Bir de… Christopher McCandless’ın muhtemelen kardeşine yazmış olduğu şu yazı var:

Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaskadan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz. Yaşadığım bu hayat benim seçimim.

yabana doğruInto the Wild(Yabana Doğru) adlı kitabın arka kapağından bir kesit okudun. Aslında Into the Wild, Jon Krakauer tarafından 1996 kitaplaştırılmış gerçek bir hikaye. 2007’de ise Sean Pen tarafından, Eddie Vedder’ın müzikleriyle filmleştirilmiş. Ve… Haziran 2009’da ise Siren Yayınları taradından Türkçeleştirilip satışa sunulmuş.

Ben henüz almadım ama en kısa sürede almayı düşünüyorum. Kitabın filmden daha da güzel olduğu söyleniyor. Satın almak istersen… Ankara için Zafer Çarşısı’nda Deniz Kitapevi’nde bulabilirsin galiba. Gitmeden önce aramanı öneririm. Kitap hakkında bilgi almak ve o kitapçıya ulaşmak için bir adres.
 

Fot bir: Cat by ~CycLopSe

 

Ağu 07

karUyandığımda hava kararalı çok olmuştu. Pencereden sokağa bakıyordum. Kalabalıktı… Sanki o kalabalığı oluşturan insanlar birer oyuncuydu ve o an ki rolleri sadece bu kalabalığı yaratmaktı.  Her biri “küçük bir oyunda önemli bir kişi”ymişcesine sokakta egolarını şişiren adımlarla ilerliyordu.

Gece yarısı panceremin karşısındaki sokak lambası isteksizce yanarken sözde  aydınlattığı sokak, biraz önceki nüfusundan bir hayli yoksunlaştı. Tıpkı bir Hollywood sahnesindeymişcesine polis arabalarının siren sesi, bu boğucu karanlıkta odamın içine kadar yayılıyordu.

Çalan müziğin eşliğinde yağan karın güzelliğini seyredip, bir yandan da kahvemi yudumlarken ıssızlaşan sokağın öteki ucunda bir gölge belirdi. Yaklaştıkça o gölgenin başında şapkası, ellerinde eldiveni olan bir kadına ait olduğunu anladım. Tam da penceremin karşısına geldiğinde uzun bir süre kıpırdamadan durdu, donmuş gibiydi ve sanki birşeyler düşünüyordu. Ardından o titrek sarı sokak lambasının altındaki kaldırıma oturdu. Ağlıyordu!



Yavaş ritimde bir müzik, evin soğukluğuna rağmen sıcak kalabilmiş kahvem, gecenin karanlığı, yağan karın seyir keyfi ve yabancı bir kadının hüznüne tanıklığım. Bunlardan daha güzel ne olabilirdi ki o an için?

Sonra… aniden yere bakan başını kaldırdı kadın. Ve karşısındaki apartmanın ikinci katında onu merakla izleyen birinin farkına vardı. Uzun bir süre bakıştık. Ayağa kalkarken gözyaşlarını silmeye çalışıyordu ama diğer yandan ağlamaya devam ediyordu. Bu çelişki onun daha da çok ağlamasına sebep oluyordu.

Apartmanın giriş kapısına doğru yaklaştı ve binadan içeri girdi:  “Tık… tık… tık!..”  

Tereddütle de olsa kapıyı açtığımda beresinden taşan uzun kızıl saçları, ağlamayı henüz kesmiş bir çocuğunkine benzeyen ıslanmış gözleri ve parlayan dudaklarıyla karşımda duruyordu. Benim için bir yabancıydı fakat yılların aklımdan çıkmasına engel olamadığı o “çok tanıdık” bakışlara sahipti; kusursuz aşkta, çıplaklıkığın egemen olduğu soğuktan yoksun bir yatakta, gece odayı hafifce aydınlatan loş bir ışıkta bana bakan ve hayallerdeki masalsı gözlerin ta kendisiydi onlar!

Yeterince üşümüştü ve şaşkınlığımı daha fazla bekleyemezdi, beni omzumdan hafifce iterek içeri girdi. Uzun bir süre hiç bir şey konuşmadan devam eden bakışmalarımızın ne zaman sonlanacağını ikimizde tahmin edemiyorduk fakat bu bakışmada bitmek bilmeyen bir “özlem” vardı sanki. Yıllarca birbirimizi görmüyormuş gibiydik ve evet, görmemiştik de. Hem de hiç!  Önce penceremin yanındaki koltuğa oturdu, sonra masada yarım kalmış olan kahvemi bir kaç yudumda bitirdi ve onu daha önce hiç dinlememiş olmasına rağmen çalan müziğe eşlik etmeye başladı. Bense karşısına oturmuş, kıpırdamadan onu izliyordum.

Konuşmuyorduk çünkü buna hiç gerek yoktu. Ve bir ömür boyu beraber yaşasak bile, konuşmamızı gerektirecek kadar birbirimize yabancı olmayacaktık. Saatler sonra… Kuşların karanlık havaya rağmen birer birer ötmeye başlamasından az sonra güneşin, bu soğuk kış gününe inat doğacağını tahmin etmek zor olmamıştı. Bu sessiz geçen saatlerin ardından, hiç bir şey yapmadan çok şey yapmanın inanılmaz tadıyla güneşin doğuşuna tanıklık etmek üzereydik. Koltukta oturur vaziyette dışarıyı seyrediyorken bir süre sonra kafasını omzuma dayadı ve gözlerini kapattı. Ağlamak onu çok yormuştu anlaşılan; başını omzuma yaslar yaslamaz alıp verdiği nefesdeki derinlik artmaya başladı. Bi süre sonra tamamen uyumuştu. Yalnızca yeni doğmuş bir çoğun sahip olabileceği bir masumiyetle uyuyordu. Hani derler ya: “Mışıl mışıl”.

pencereOnu uyandırmadan kafasını altına bir yastık yerleştirip, üstüne üşümemesi için bir şeyler örttüm. Hava aydınlanmıştı ve sokak, sessiz gecenin ardından eski kalabalıklığına en niyahayetinde kavuşmuştu. Kapıyı açtım, arkama dönerek ona son bir kez daha baktım, uzun uzun. Ve kapıyı kapatıp apartmandan dışarı çıktığımda ben de o kalabalığa karışmıştım. Bi süre sonra gözden kayboldum.

Bu kayboluş çok uzun olmuştu. Nedensiz bir şekilde ortadan kaybolup da  evime tekrar dönmem  beş yılı bulacaktı. Ve bu beş yıl sonunda evin kapısını çaldığımda yine o gözleri görecektim: kusursuz aşkta, çıplaklıkığın egemen olduğu soğuktan yoksun bir yatakta, gece odayı hafifce aydınlatan loş bir ışıkta bana bakan ve hayallerdeki masalsı gözlerin ta kendisi.

Fot: snow in the city by david chambard

Fot iki: and from our window by *LonelyPierot.