Ben ilkokula giderken okul ile evimin arası pek bi uzaktı. Herşeyin “kocaman” olduğu o yıllarda küçük ayakların attığı adımlarla eve giden yolda katedilen mesafe, sarfedilmiş onca efora rağmen pek fazla bir şey ifade etmiyordu. Yürüdükçe bitmeyen bir yol… O yolda hep çişim gelirdi benim. Hani hiç olmadık zamanlarda bulur ve çaresiz bırakır ya insanı, öyleydi işte; tam da yolun ortasındayken telaşlandırırdı. Ufukta evin görülmesiyle birlikte, şu yukardaki tavuk misali koşmaya başlanır ve “finish”i gören maraton koşucusu hissi veren birşeyler olurdu: "Koşmalıyım!" Zaten iki tane yarışmacı vardı: Çiş ve ben.
Oturup kafa yorduğumuzu, ciddi ciddi düşümdüğümüzü hatırlıyorum… Anlaşılan bu durum biz ufaklıkların en büyük sorunuydu o dönem.
Bir okul çıkışı muhabettini yaparken arkamızdan Hint fakiri görünümlü mistik bir çocuk yaklaşmış ve rüyalarınızda gördüğünüz o garip aksakallı dedenin verdiği “hayatın anlamı” temalı ipucunu verircesine seslenip “Abidi magibu, abidi magibu deyin, bunu sık sık tekrarlayın, çişiniz geçer” demişti.
Saçmaydı, hâla da saçma. Ama bu sihirli sözcük hemen işe yaramıştı. Artık bitmek bilmeyen yollar bir parça da olsa, o anlamsız kelimeler silsilesiyle çile olmaktan çıkmış, tekrar ettikçe çiş düşmanı gardını indirmek zorunda kalmıştı. O çocuğu ise bir daha görmedim.(O.çocuğu) Görevini tamamlamış ve gezegenine doğru çoktan yol almıştı, o çocuğu.
Gıcırdayan bir yatağım var benim. En ufak bir kıpırdamayla dahi çıkardığı doğa üstü sesle ona yük olduğumu her defasında bana hatırlatmayı eksik etmeyen türden. Ne için üretilmiş olduğu hakkında en ufak bir bilgisi dahi yok. “Uyutmam arkadaş!” diyor sadece. Sözüne sadık, uyutmuyor. Bense “peki” diyorum, uyumuyorum…
Ve bir de bilgisayarım var dizüstü denilen. Onu alalı neredeyse bir yıl olmuştu ki… Yaklaşık üç ay önce sol, üç gün önce ise sağ ekran menteşesi kırıldı. Ekranın dik durabilmesi için arkasına bir şeyler koymam gerekiyordu, ben de kitaplarımla destek verdim. Önceden dizüstü bilgisayardı, şimdiyse masaüstü, hatta kitapönü bilgisayarı oldu. Her açtığımda, üreticisinin sloganıyla karşılıyor beni: "LG – Life is Good". Ama sen değilsin?
Hani derler ya "boş zamanlarımda bıdı bıdı yaparım" diye. Bu boş zamana ayrılmışlar arasında genellikle kitap okumak, müzik dinlemek ve film izlemek çoğu insanın ilk tercihidir. Bunlar gerçekten de boş zamanı geçiştirmenin birer aracı mıdır yoksa o "boş zaman" bu gibi şeylerle dolduruldukça mı "değerlendirilmiş zaman" arasına girer? Kitap okunarak geçirilen bir zamandan hala "boş zaman" olarak bahsetmek münkün müdür?
Bunu düşünmeme sebep olan şey, yaşadığım minik şehrin nadir kitapçılarından birinin önünde, kitabın önemine dikkat çekmek amacıyla yazılmış şu yazıydı: "Boş zamanlarınızda kitap okumayın!"
Kitap için söylemem pek mümkün değil ama film ve müzik, bu hayatta bana ayrılan sürenin, dolu mu yoksa boş mu olduğuna henüz karar veremediğim bölümlerinde önemli bir yer kapsar. Özellikle bu ikisinin birlikteliğinden türemiş bir şeylere rastlamışsam, iştahım kabarır. "Ne tür bir film, müzikleri güzel olan başka bir filmden daha güzel olabilir ki"dir.
Ne yazık ki hem müziği hem de konusu itibariyle güzel olan pek çok film yok etrafımızda. Zaman zaman rastlayıp, sindire sindire izlediğim filmlerden bir parça bıkıp da yenilerini bulmaya çalıştığım zamanlarda böyle filmlere pek rastlayamıyorum ben.
Belki sen de sevebilirsin diye yazıyorum; şu ana kadar izleyip de aklımda kalan şunlar oldu: …devam »
Tehlike! Eğer bunu okuyorsan, bu tehlike senin için. Bu boktan yazıda okuduğun her bir kelime, hayatının başka bir saniyesi. Yapacak başka bir şeyin yok mu? Hayatın gerçekten şu dakikaları daha iyi bir şekilde geçirmeyi düşünemeyecek kadar boş mu? Ya da saygı gösterdiğin ve senden ona inanmanı isteyen otoriden çok mu etkilendin? Okuduğunu sandığın her şeyi okudun mu? Düşündüğünü sandığın her şeyi düşündün mü? “İstiyorum” dediğin şeyi satın al! Apartmanından dışarı çık! Karşı cinsten biriyle tanış! Aşırı alışveriş ve masturbasyonu bırak. İşinden ayrıl. Kavga çıkar! Yaşıyor olduğunu kanıtla! İnsanlığına sahip çıkmazsan, sende bir istatistik olacaksın. Uyarıldın!
Bu yazı Fight Club‘da geçiyormuş. Aslında filmi izlemiştim(ve sevememiştim) ama böyle bir yazıyı nedense hatırlamıyorum. İlk okuduğumda çok beğendim ve Türkçeye çevirdim fakat orjinal dilinde daha anlamlı ve görsel bakımdan göze daha hoş göründüğüne karar verdim. Bu da orjinal metni:
Warning! If you are reading this then this warning is for you. Every word you read of this useless fine print is another second off your life. Don’t you have other things to do? Is your life so empty that you honestly can’t think of a better way to spend these moments? Or, are you so impressed with authority that you give respect and credence to all who claim it? Do you read everything you’re supposed to read? Do you think everything you’re supposed to think? Buy what you’re told you should want! Get out of your apartment. Meet a member of the opposite sex. Stop the excessive shopping and masturbation. Quit your job. Start a fight. Prove you’re alive. If you don’t claim your humanity you will become a statistic. You have been warned… Tyler.
Aşağıda izleyeceğin reklam, markanın satışlarında her hangi bir artış sağlamış mıdır bilmiyorum ama ben "sırf bu reklam için gidip bir tane almalıyım" diye düşündüm. Sprite için "Acımasız Gerçekler" adı altında yürütülen bu kampanya çok çok başarılı olmuş. Buradan değindiğim gerçeklerle benzerlik taşıması da beni bu reklamlara hayran bıraktı.
…ve sormuşlar: "İtirazı olan?"
Çot:Daha fazlası için: www.susuzlugunudinle.com
Pot:Aradan haftalar geçmesine rağmen hala gidip de bir Sprite almış değilim. Demek ki marka, bu reklamla beni sadece "gidip de bir tane almayılım" düşüncesine itebilmiş. Yazık! Ama… Her ne olursa olsun başarılı bir reklam olduğu tartışılmaz. Mok atmaya gerek yok. Tamamen benim üşengeçliğim. İyidir bu reklam.